Değişik Bir Mim

Şu “mim” olayına hastayım, hep olsa da yazsam yazsam diyorum… Rüzgar’lı Günler ve Geceler’e teşekkür ederek başlayalım. İsteyen üzerine alınıp yazsın, biz de okuyalım.

İşte benim 7 gerçeğim:

1) Çok sivri dilliyim. Annemin “Pabuç kadar dilin var” lafının hakkını verecek kadar hem de. İçimde duranı söylemeden edemiyorum. Bu çoğu zaman her şeye muhalefet oluyormuşum gibi algılansa da kendimi değiştiremiyorum. Karşımdaki kırılsa da üzülse de diyeceğimi demeden bırakmıyorum. Allah’tan özür dileme ile ilgili bir sorunum yok, oradan biraz toparlıyorum.

2) Rüzgar’lı Günler ve Geceler’den infantil amnezi olduğumu yeni öğrendim ama zaten başımda lanet mi, şans mı bilemediğim bir “hipermnezi” vakası vardı. Her şeyi dün gibi, detaylarıyla, renkleriyle, kokularıyla hatırlarım. İsimler, kıyafetler, konuşulanlar, gereksiz olanlar zihnimde pırıl pırıldır. Birkaç aylık bir bebekken çırılçıplak bir şekilde tartıldığımı, kollarımın metal kısma değdiğinde üşüdüğümü, doktorla annemin konuşmalarını ve solumda kalan duvardaki zürafalı boy ölçeri hatırlayacak kadar net bir hafıza. Çok yorucu ve çoğu zaman da çok üzücü bir şey aslında…

3) Erkeklerle arkadaş olmayı kadınlarla arkadaş olmaya her zaman yeğlerim. Çok yakın bir dostum (ki erkektir kendisi) bana “Sende erkek beyni var” demişti. Sanırım bu yüzden kadınlarla pek anlaşamam. Küçükken de yaşıtlarımla anlaşamazdım zaten. Kadın yöneticileri de asla sevmiyorum ve çoğunun kompleksli kadın düşmanları olduğuna inanıyorum.

4) Çok negatif bir insanım, pesimistim. Her şeyin önce kötü yanını görür ve düşünürüm. Bu özelliğim dezavantaj gibi görünse de aslında büyük bir avantaj, şöyle ki; Çok hayal kırıklığı yaşamıyorum çünkü beklentilerimi hep düşük tutuyorum (artık) ve birçok insanın “pozitif olayım evren beni baş tacı etsin” yaklaşımı yüzünden kaçırdıkları detayları görebiliyorum.

5) İnsanlara güvenmiyorum. Biri beni kazıkladığında asla şaşırmam. 10 güven kapım varsa kocama bile 1’i kapalıdır (ki kendisi annemden sonra en çok güvendiğim kişi olur). Herkesten her şeyi beklerim. Evet çok yorucu bir duygu bu güvensizlik ama zaman kötü, yapacak bir şey yok.

6) Çoğu zaman bir kadın olarak erkekleri (sanatçı, oyuncu, şarkıcı vs.) beğendiğim kadar kadınları da beğenip seçiyorum. Seksüel bir beğeni bahsettiğim. Yani nasıl Mehmet Günsür’e hastaysam, Megan Fox’u da aynı ölçüde hoş bulabiliyorum. Sanırım biraz androjen bir yapım var, bilemiyorum.

7) Birçok kadının aksine çok az ayakkabım vardır. Sebebi ise ayakkabı konusunda çok seçici ve zor beğenir olmam. Sivri uçlu ayakkabı asla giymem, topuklu giyemem vs. 11 senedir giydiğim botlarım var mesela, ayakkabılarımı çok iyi kullanır, zor eskitirim. Ayakkabı takıntısı olan kadınların da çocukluğuna dönmek lazım diye düşünüyorum çünkü benim küçükken her kıyafetime uygun bir ayakkabım vardı, her renk Converse’im vardı mesela, doyduğumdan mıdır nedir şimdi çok beğenip az alıyorum.

Eh ne diyorsunuz? Çok da ilginç sayılmam herhalde. En absürd yanlarım bunlar. 2-3 tane de asla yazamayacağım, asla paylaşamayacağım şeyler var ki onlar da bende kalsın, infial yaratmayalım şimdi, dermişim!

Mim’i alınanlar lütfen link bıraksın, anket tarzındaki yazılara bayılırım zira. Sevgiler!

Hayaller ve Kırıklıkları…

Çocukluğumdan beri hep geniş bir hayal gücüm oldu benim. Yatağa yatar yatmaz imkansızlığını hiç düşünmeden hızlıca hayal kurmaya girişirdim. O kadar detaylı hayaller kurardım ki, kıyafetimden saçıma kadar, kendimi hayal ettiğim mekanın duvar rengine kadar düşünür de düşünürdüm. Büyüdükçe hayallerim yön değiştirse de asla renk kaybetmedi, hız kestim sadece. Hani “İstemek başarmanın yarısıdır” ya… Sanırım değil. Bırak yarısını, başlangıcı bile değil. Değilmiş.

28 yaşımdayım. Uzun zamandır hayallerimden kurduğum kendime ait bir dünyam var aslında. Ulaşmak istediğim, isteyip erişemediğim her şey hakkında kurulu bir hayalim var. Bugün baktığımda onca hayalimden sadece iki tanesine ulaştığımı görüyorum; Bana çoğu zaman yardım eden, iyi bir adamla evlenebilmiş olmak ve biri kız biri erkek iki çocuğa sahip olmak. Tam da hayal ettiğim gibi iki sarışın güzellik.

Ya diğerleri? Mesela yemyeşil bir çayırda, bembeyaz süslenmiş, her detayı organize edilmiş o mükemmel düğüne ne oldu? O şahane gelinlik? O anahtarı cebimde duran beyaz ve mavi renklerle döşenmiş büyük ev? Her gün mutlulukla gidip, yarını iple çekerek eve döndüğüm işim? Çizeceğim onca resim, gezeceğim müthiş ülkeler, bana en seveceğim hediyeleri alan aşık adam… Hiçbiri yok ortada. Hiç-bi-ri.

Şimdi “Akşam belki alışveriş merkezine gideriz de iki insan yüzü görürüm, çocuklar kudurmazsa belki bir kahve içeriz”in hayalindeyim. Mutsuzum. Huzursuzum. Sürekli çocuklarıma yapma etme demekten boğazım ağrıyor, kafamda basınç oluşuyor, yıpranıyorum. Hayal kurmaktan vazgeçmedim, geçemem. Ben ulaşamayacağımı bildiğim şeyler için de hayal kurmalıyım çünkü, bunu yapmazsam kendi içimde birkaç basamak geri gideceğimi biliyorum.

Şimdi kimine göre ben çok şanslıyım, buldum da bunuyorum. Çocuk sahibi olamayan onca insan varken ben iki tanesine birden sahibim. Biliyorum, şükrediyorum da… Onca kadın aldatılırken ya da dayak yerken, öldürülürken ben “gık” desem beni doktora taşıyan bir adamla evliyim, bu da güzel. İnsan kendinde olmayanı istiyor ama. Hayal kurunca insan hayal kırıklığının riskini de kabul ediyor. İşte bugün normalden farklı olarak o hayal kırıklıklarıma üzüldüğüm bir gündeyim, “keşke”lerin ağır bastığı bir gün… Aksi gibi gece de uzun…

Artık hayallerime sınırlamalar getirmem gerektiğini farkındayım. Yaptığım seçimlerle birçok şeyden vazgeçtim, bilerek veya bilmeyerek. Şanslıyım belki… Belki istediğim gibi bir düğünle evlenseydim kocam bu kadar iyi bir adam olmayabilirdi. Ya da dünya turuna çıkmış olsaydım çocuklarım olmazdı gibi. Belki de bu salakça bir avunmadır.

Bir yandan da düşünüyorum ki, hayal ettiklerime kavuşma zamanım gelmemiştir belki. Hala o eve, o işe sahip olabilirim, hala resimler çizebilirim ve hala dünya turuna çıkabilirim. Belki bu da salakça bir avunmadır ama bana iyi geldiği kesin.

Mutlu olmak için geç kaldığım yanılgısına düşmemem gerek. Bakalım zaman ne gösterecek?

Anne Dostu Toplum Platformu

Biri beni sobelemese vallahi yazacağım yoktu! Şükür ki, Blogcu Anne beni sobelemiş hem de çok çok çok önemli bir konuda. Hemen cevap vermeliyim diye düşündüm, memleket meselesi zira! Emzirme Reformu’ndan artık herkesin haberi var herhalde. Haberi olmayanlar da hemen okusunlar efendim, öğrensinler, destekçi olsunlar. Elif, bu Emzirme Reformu ’nu Anne Dostu Toplum Platformu ’na dönüştürmeyi amaçlamış. Tabii yine biz annelerin desteğiyle olacak bu iş. Birkaç soru sormuş, hemen cevaplamaya geçiyorum. Yalnız okuduktan sonra lütfen bloğunuz varsa siz de bu soruları yanıtlayın, bloğunuz yoksa da Facebookta, Twitter’da, üye olduğunuz forumlarda, zincir e-maillerde, hiçbiri yoksa eşle dostla sohbetlerinizde lütfen paylaşın. Memnun değilsek değiştireceğiz, bunu yapmak elimizde… Geçelim sorulara ve yanıtlarına;

1. “Anne Dostu Toplum”dan ne anlıyorsunuz? Birkaç cümle ile tanımlar mısınız?Anne Dostu toplum, annelerin garip baskılarla psikolojilerinin besbeter bozulmadığı, bebeğini en iyi şekilde yetiştirebilmesi için herkesin, her kesimden insanın, insan ayırmadan annelere destek verdiği, annelere her alanda kolaylıklar, esneklikler sağlandığı ve tüm bunların belirli kurallarla uygulandığı bir toplum anlıyorum.

2. Türk toplumunun “Anne Dostu” bir toplum olduğunu düşünüyor musunuz?
Hayır, kesinlikle böyle bir tolum olduğumuzu düşünmüyorum. Emzirmek için savaş vermemiz gerekiyor, doğumumuzu istediğimiz şartlarda yapabilmek için de. İş alanında annelere gayet toleranssızız. Devlet olarak bile anneler yeterince dikkate alınmamış, kanunların uygulanabilirliği çoğu şartlarda imkansız. Çevre, anne adaylarını korkutuyor, baskı yapıyor. Kesinlikle anne dostu bir toplum değiliz.

3. Toplumsal hayatta annelerin karşılaştığı en büyük üç zorluk sizce nedir?
Para kazanmak ve çocuğunu başkasının (bakıcı, kayınvalide, anne, konu-komşu!) büyütmesi-maddi sıkıtı çekme ama çocuğunu kendin büyütebilme ikilemi, kısacası kariyerle annelik arasında tercih yapma zorunluluğu, çalışan annelerin akıllarının sürekli ama sürekli çocuklarında kalması (bu konsantrasyon bozukluğunu ve yetersiz annelik sendromunu da yanında getiren çok büyük bir sorun bence), yani işverenin anneye uygun bir çalışma ortamı sağlayamaması, devletin desteğinin eksikliği (gerek maddi olanaklar gerekse bürokrasi anlamında. Çocuk yardımlarının çok komik olduğu bir ülkedeyiz.)

4. “Anne Dostu İş Yeri” deyince aklınıza gelen ilk üç kriteri paylaşır mısınız?
Çalışma saatlerine annenin karar verdiği-esnek çalışma saatleri uygulanabilen, emzirme ve bakım olanaklarının sağlanabilmiş (bakım odası, hijyenik emzirme ya da süt sağma şartları, bakacak kimsesi olmayan annelerin çocukları için kreş imkanı), terfi kriterlerinin anne olan çalışanları da adil bir biçimde kapsayabildiği bir işyeri geliyor aklıma…

5.Çalışan annelerin yaşadığı en önemli üç sorun size göre nedir?
Çalışma saatlerinin, tatil günlerinin uygunsuzluğu, emziren annelerin işyerinde emzirme ya da süt sağma sorunları, annelerin 2. Sınıf çalışan muamelesi görmeleri.

6. Elinize bir sihirli değnek verilse, iş ya da günlük hayatınızda yaşadığınız hangi sorunu/engeli değiştirmek isterdiniz?
Çok konuşup sürekli nasihat veren teyzeleri yok etmeyi, evden çalışıp hem iyi para kazanabilmeyi hem de çocuklarıma kendim bakabilmeyi, doğum sonrası izinleri 1 seneden fazla ve ücretli hale getirebilmeyi ve en son olarak da lohusalık depresyonunu ortadan kaldırabilmeyi isterdim.

Ben de bu vesileyle, Deli Anneve DeryAze‘yi sobeliyorum.

Sevgiler!

Hamam Hatırası

Geçenlerde Blogcu Anne amcasının oğlunu evlendirdi. Gelin kızın kınasını hamamda yakmışlar. Davetkar fotoğraflarla beni benden aldı kendisi. Hamam hasretimi depreştirdi resmen. Hamam kültürüyle ne kadar iç içe büyüdüğümü ve hayatımda ne kadar yer kapladığını fark ettim ben de. (Yazıya link ekleyemiyorum, sanırım bir sorun var. Blogcu Anne’nin yazısını www.blogcuanne.com’dan okuyabilirsiniz.)

Şimdilerde ne yazık ki hamama çok nadiren gidiyorum. Oysa eskiden böyle değildi. Annem, evde, küvette, banyoda yıkanmanın zevksiz ve sıkıcı olduğunu düşünür hala. Aslında haksız da sayılmaz. Gerçi senelerdir önceleri her Pazar, son zamanlarda ise her 15 günde bir hamama giden birisi için banyoda yıkanmak tabii ki zevksiz olur.

14 yaşıma gelene dek, her Allah’ın Pazar günü Kartal’daki belediyenin hamamına giderdik annemle. Tamamen kapalı olmayan camekanlı küçük soyunma odalarına açılan bir girişi vardı hamamın. Bizimki sağdan ikinciydi, her daim. Malzemelerin konduğu odanın yanında, hamamcı kadınların oturup dedikodu yaptığı kırmızı suni deri kaplı büyük sedirin arkasındaki oda.

Maşrapamız, hamam tasımız ve tabii takunyalarımız hep bize özeldi. O kadar iyi müşterisiydik ki, bizi hep el üstünde tutarlar, geleceğimiz gün hamam ne kadar dolarsa dolsun odamızı ve eşyalarımızı kimselere vermezlerdi.

Büyük boy aynasının önünde duran piknik tüpün üzerindeki alüminyum tencerede her daim ağda kaynatırlardı. Ağdanın şeker ve limonla yapıldığını ve hatta bazı küçük kızların bu ağda denen karamelize şeyi yemeye bayıldıklarını ilk kez hamamda görmüştüm  Eh tabii, ilk ağdamı da hamamda yaptırdım. O zamanlar sir ağda falan yoktu ve bir genç kızın ilk ağdası olay bir şeydi. Müthiş korkardım, müthiş! Sanırım hamamın en korkunç yeriydi ağda odası. Kadınlar içeri girer ve çıkarlardı, hiç acı çekmemişler gibi. Ben bağırıp çağırdığımda da “Aaa iki gün sonra evleneceksin, bebelerin olacak, o zaman nasıl doğuracaksın?!” diye (güya) korkumu azaltmaya çalışırlardı. Sonuç olarak ilk ve son kez hamamda yaptırdım ağdamı. O işkence odasına girmeyi bir daha gözüm yemedi açıkçası…

Hamama girilir girilmez soyunulup yıkanılmazdı, bir çeşit yazılı olmayan kural gibiydi bu. Önce çaylar söylenir, çay içilirdi. Biraz sohbet edilirdi işte, oradan buradan. Ağdası olanın ağdası yapılırdı, o sırada çıkanlar, girenler olurdu. Bitişikteki erkek hamamının tellağı gazoz isterdi bağıra çağıra mesela. Ne zaman ki hamam biraz sakinleşirdi, o zaman girer odana soyunurdun işte. Şimdiki sosyete hamamlarındaki gibi peştemallar falan yoktu o zaman, varsa kendin getirirdin. Yoksa donla girerdin işte, “sende olan bende de var” mantığıyla kimse birbirine alenen bakmazdı 

Ve havlunu, tasını, sabununu, şampuanını alırdın bir poşetin içinde. Ben hep bebeklerimi de götürür, düzenli olarak paklardım zavallıcıkları  Önce metal bir kapıdan giriyorduk, hemen ardından 2. Bir kapıyı da açardık ve yoğun bir buhar yüzümüze çarpardı. Alışkın olmayanlar için hamam öldürücü bir yer olabilir. Tansiyon problemi olan teyzeleri hamamcılar bilir ve her daim kendilerince gözetim altında tutarlardı. Kendini fazla kaptıran olursa “Hadi teyze, çık azcık soluklanıver!” diye yollarlardı dışarıya.

Her zaman yıkandığımız kurnanın başına geçer ve kurnayı sıcak suyla doldururduk. Ne kadar bunalırsan bunal hep sıcak su dökünmeli ve kese olana dek asla sabunlanmamalısın. Yoksa kese olduğunda kirlerin çıkmaz. Ben hem su dökünür hem de oynardım ve bir yandan da kadınları seyrederdim. Ne müthiş olaydı! Yaşlı teyzeler, orta yaşlı kadınlar, bazen genç kızlar… Teyzelerin bazıları çırılçıplak olmasına rağmen asla bir yerleri görünmezdi, o derece şişman ve sarkık olurlardı çünkü. Bazı utangaçlar da mayo veya bikiniyle gelirlerdi ve en çok alay edilen, dışlanan tipler bunlardı. Havuz muydu orası yahu?

Ben sıcağa pek dayanıklı olmadığım için göbek taşının tam göbeğine, yani en sıcak yerine hiçbir zaman yatamadım. Ama annem liflerden kendine yastık yapar ve uzun uzun dinlenirdi göbek taşında. Her yerden fışkıran buharlardan dolayı tavan su damlacıklarıyla kaplı olurdu her zaman ve annem de bir süre sonra minik su damlacıklarıyla kaplanırdı…

İşte o zaman anlardım kese zamanının geldiğini. Bu, biraz sevdiğim, biraz da sevmediğim bir olaydı aslında. Hamamcı kadın biraz haşince keselerdi çünkü, canım yanardı. Bazen göğsüm, boynum tahriş olurdu, çıkınca bepanthen sürerdi annem. Ama kirlerden arınma kısmı zevkliydi. Kese bittiğinde kaynar suları dökerlerdi vücuduma ve hamamın en güzel zamanları başlardı!

Kadınların çoğu hamamda kendileri liflenir-sabunlanırlardı çünkü kadının sizi sabunlamasını da istiyorsanız ayrıca para vermeniz gerekirdi. Fakat her ne hikmetse her kese sonrası sorgusuz sualsiz sabunlardı beni şişko hamamcı teyzeler. Çünkü annem düzenli müşterileriydi, mutlaka pahalı olan masajdan yaptırırdı, eski kıyafetlerimi teyzelerin çocuklarına ayırırdı ve çoğu zaman öğlen yemeklerini annem ısmarlardı. Dolayısıyla teyzeler beni foşur foşur yıkarlardı, bedavadan.

Önce hamam tasına sıcak su konur, sonra o sudan azar azar alarak lif sabunlanırdı. Göbek taşına yatardım ve sabunlanırdım. Sonrası suyun özgürlüğüydü! Sıcak sudan kurtulduğuma sevinir, soğuk soğuk sularla durulanırdım kendi başıma. Üstüne soğuk su sıçrayan teyzeler vızırdardı, aldırmaz, buz gibi yıkanırdım… sonra nedense bir tahammülsüzlük başlar ve annemi beklemeden çıkardım.

İçeri girdiğimiz kapıdan serin havaya çıkmak nasıl da hoş bir duyguydu! Tenim bembeyaz, gıcır gıcır ve tabii pırıl pırıl olurdu. Hemen bir Çamlıca gazozu açtırır ve odadaki divana havlumu sererek uzanıverirdim. Bazen uyurdum, bazen de kitap okurdum annemi beklerken…

Hamamdan çıkarken utanırdım nedense. İnsanların hamama gittiğimizi anlamasından çekinirdim nedense. Ne salakça!

Sonraları, büyüyüp genç kız olduktan sonra annemle hamama gitmemeye başladım, bu da çok salakçaydı. Hamama gitmeyi avam buluyordum, bizden başka hamama giden yoktu. Oysa şimdi anlıyorum ki, yıkanmak dediğin tam manasıyla hamamda olurmuş. Asla ve asla evde böyle yıkanamazsın.

Bu düzenli banyolar sayesinde ve biraz da genetiğin etkisiyle hep lekesiz, pırıl pırıl parlayan bir cilde sahip oldum ben. Hiçbir zaman güneş lekem falan olmadı çünkü her tatil öncesi hamam giderdik. Tertemiz cildin üstüne bronzlaşırdık, kremsiz, korumasız üstelik, hiç kızarmazdım ve soyulmazdım eskiden.

Evlendikten bir süre sonra sürekli gittiğimiz hamam yıkıldı. İstanbul’da çok hamam var fakat bizim gittiğimiz sadece kadınların girdiği bir yerdi ve temizliğine çok güvenirdik. Ancak birçok hamam, günün belli bir saati kadınlara, kalan saatlerde de erkeklere hizmet eden karma hamamlar. Bu tarz hamamlara gitmek iştemiyoruz. Son olarak Bostancı’da bir tanesine gitmeyi denedik ama çok fazla travesti vardı, popomuza baka baka geri döndük oradan da. Çünkü eski hamamda insanları, işletmecileri tanıyorduk. Her Pazar gelen yaşlı teyzeleri tanıyorduk. Tertemiz bir hamamdı, ki mikropların üremesine çok müsait bir ortam olan hamam gibi sıcak ve rutubetli yerlerdeki en önemli kriter temizliktir öncelikle.

Velhasıl artık senede bir yılbaşlarında falan annemle kaçamak yaptığımız Yalova Termal Kaplıcaları’na gider olduk artık. Annem her 15 günde bir gitmeye devam ediyor. Ben de maddi yönden olanak buldukça, Defne’yi annem oyalarken giriyorum, fazla oyalanmadan, keyif meyif yapamadan kesemi, masajımı olup çıkıyorum. 4 aylık hamileyken bile gitmiştim hatta. Hamileyim diye masajımızı yapan kadın beni masaj odasında yıkamış, yakından ilgilenmişti. Tabii ki hamamcı teyzelerden çok daha profesyonel bir masaj yapıyorlar buradakiler. Fiyatlar çok uygun, Sultan Banyosu denilen yer sadece ve sadece kadınlara özel, bu anlamda içimiz çok rahat. Eskisi gibi sıcağa çok dayanamıyorum, kaplıca suyu çok daha sıcak oluyor, tansiyonum düştüğü için çok durmuyorum artık.

Özendim tabii kız kınasının güzel resimlerini görünce, anneme neden kınamı hamamda yapmak aklımıza gelmedi diye sordum. “Ne bileyim ben, aklımıza gelmedi işte, boşver, Defne’nin kınasını hamamda yaparız.” dedi. Ne hoş bir hayal, o günleri de görürüz inşallah!

Tam da bu yazının sonlarına yaklaşmışken annem arayıp “Ramazan öncesi Bir Termal yapıp gelelim mi seninle?” dedi. Hiç duraksamadan evet dedim tabii  Kuzey’i maalesef içeri almıyorlar çünkü yaşıtı olan küçük kız çocukları da geliyor. Bir de tüm ilgisi memelere ve popolara yöneldiği için biz de sokmak istemiyoruz. Ama bu kez Defne ile gireceğim, bakalım soğuk serin demeden yardımsız derin denizlere gözünü diken kızım, kaynar Termal sularına da aynı cesaretle atılabilecek mi??

Herkese tertemiz günler diliyorum!

Soğuk Bir rüzgar

Seni yazmamak olmazdı küçük sevgilim…

Nereden başlasam, bilemiyorum. Defne’ye olan sevgimi tarif etmek çok kolay ama senin sevgini anlatmak zor. Kelimeleri daha özenli seçmeliyim sanki, daha özenmeliyim…

Adını Kuzey koymaya karar verdiğimizde tek düşündüğüm ismin gibi soğuk, karizmatik bir adam olacağındı. Kuzey rüzgarının soğuk olduğu kadar sert de olduğunu unutmuşum.

Sen, müthiş zeki bir çocuksun. Seninle her zaman gurur duyuyorum. Yaptıklarınla, başarabildiklerinle her zaman onore oluyorum.

Daha doğar doğmaz başını dik tutabilmen, 4 aylık minicik bir bebekken oturabiliyor olman, 7 aylıkken ayağa kalkabilmen senin nasıl güçlü ve sağlam bir insan olduğunu işaret ediyordu bence.

Sen beni hiç ama hiç yormadın. Küçücük olmana rağmen hep güzel uyuyan bir bebek ve çocuk oldun, ben seni büyütürken hiç uykusuz kalmadım küçük sevgilim.

Kavga etsek ve birbirimize deli manyaklar gibi bağırsak da sık sık, ben en çok ama en çok beni sevdiğini, en çok bana bağlı olduğunu hep biliyordum. Aslında pek belli etmesem de sana çok güveniyorum, biliyor musun? Mesela bu evde Defne ile yalnız kalsam altıma ederdim korkudan ama sen yanımdayken asla ve asla hiçbir şeyden korkmuyorum. Bacak kadar boyunla beni her kötülükten koruyabileceğine inanıyorum.

Sorduğun tuhaf sorulara ve sorduklarıma verdiğin tuhaf cevaplarına bayılıyorum. Seninle sohbet etmeyi, beni esprilerinle, kelime oyunlarınla güldürmeni (ama gerçekten güldürmeni!) çok seviyorum.

Defne üzüntülü anlarımızı anlayabiliyor fakat sen o kadar hassas bir çocuksun ki, o ince düşüncelerinle kimin neye üzüldüğünü de her zaman biliyor ve ilaç oluyorsun bize.

Çok ama çok gururlusun. Korkularını söylemiyorsun, çok nadir yardım istiyorsun, bir işi başarana dek odaklanabiliyorsun. Bu bazen sana zarar veriyor ama aksini dilemek içimden gelmiyor çünkü seni değiştirmek istemiyorum. Sırık halinle o gücün üstünden taşmasını seviyorum belki de.

Dinozorları, robotları ve iş makinelerini seven bir çocuk, sadece küçük bir çocuk olmana rağmen büyüklerin dünyasını da detaylarıyla tanıyorsun. Yaşadığın her dakikadan bir şey öğreniyor ve bunu belleğine kazıyorsun. 4 yaşındasın sadece ama bebeklerin nereden geldiğini, muhasebeciliğin, arabuluculuğun ne olduğunu, etobur ve otobur dinozorların arasındaki her türlü farkı biliyorsun.

Seni Defne’den daha fazla kollamalıyım çünkü sen yardım istemeyi sevmiyorsun. Kendi başına halletmeye pek meraklısın. Bu yüzden insanlar sana sert davrandığında pek fazla şans vermiyorsun bana. Ama buna asla izin vermeyeceğimi bilmelisin oğlum. Sana hiçbir güç zarar veremez, bana güven. Seni, senden bile korumaya hazırım, geleceğe de böyle hazırlanıyorum.

Sen benim sarı saçlı yakışıklım, küçük adamım, olgun erkeğimsin. Sen, gözüm kapalı sırtımı dayayabileceğim kadar güven verici oğlumsun. Kendimi ve kardeşini sana gönül rahatlığıyla emanet edebilirim, o kadar güveniyorum sana.

Hayatın boyunca her zaman arkanda, yanında olacağım. Beni biraz, çok azıcık üzebileceğinden şüphe etsem de, içimde bir yerlerde beni her zaman el üstünde tutacağını da biliyorum aslında.

Evet, çok bağırıyorum sana ama sen biliyorsun seni başka, bambaşka sevdiğimi. Bundan değil mi hep, anneannende kaldığın günlerde “evime gitmek istiyorum” demek yerine “anneme gitmek istiyorum” deyişin…

Sen ve kardeşin için sağlık, mutluluk, bereket ve hayırlarla dolu bir ömür istiyorum.

Seni seviyorum oğlum, ilk göz ağrım…

Defne’ye Güzelleme

Defne… Ah Defne! Seni küçük cadı!
Bitiyorum sana, bitiyorum, bayılıyorum! O karpuz kokulu küçük beyaz omuzlarına, kımıl kımıl hareket eden şişko ayaklarına, oturunca kat kat olan tombik beyaz bacaklarına ve dışarı çıkık o patron göbeğine bayılıyorum!
16 ayını geride bırakmak üzeresin ve çok hızlı ilerliyorsun. Dışarı kıyafetlerini giydiğinde birisi, ayakkabılarını önümüze atıp “Giydi!” diyorsun, sokak delisisin, gezentisin!
Banyoya girer girmez en yakın su kaynağına atlıyorsun. Balkondaki musluğu açmaman için contasını kanırtırcasına sıkıyorum, biliyor musun? Saçların, yüzün, ellerin ıslakken mutlusun, su perisisin, su kuşusun, balıksın Defne!
Biri fotoğrafını çekecek olsa, objektife yaklaşıp sırıtıyorsun. Çat çut suratıma vurduktan sonra şirinlik yapıyorsun, son gücünle sırıtıyorsun. Sen sevildiğini biliyorsun, sevgi arsızısın Defne…
Bazen ağlıyormuş numarası yapıyorum, ellerinle yüzümü avucuna alıp gözlerimin içine bakarak gülüyorsun. Üzüntümü alıyorsun, dağlara taşlara savuruyorsun, mutluluktan uçuruyorsun. Sen anlayışlı ve duygusal bir küçük bebeksin Defne!
Abin seni itip kaktığı her kavga sonrasında mutlaka bir yerlerine sekiz dişinle imzanı atıyorsun. Hakkını yedirtmiyorsun, savunuyorsun kendini. Az önce haşatını çıkartan abin seninle barışmayı kabul ettiğinde ise az önce ısıran sen değilmişsin gibi çocuğun dizlerini, ellerini öpüyorsun. En iyi kardeş, candaş, yoldaş sensin Defne…
Adilsin, biliyor muydun? Aynı odada birine seslenirsen, diğerlerine de seslenmeden susmuyorsun. O ışıklı gülüşünü hiçbirimizden esirgemiyorsun. Öyle ki, seni güldürmek, avutmak kolay çünkü yüzün gülümser senin Defne, güleçsin!
Müzikle uyuyorsun, dans ediyorsun, şarkılarını seçiyorsun, müziği seviyorsun. Yemek yerken beni hiç üzmüyorsun. Abinin aksine sen bana yemek pişirmemin gerekliliğini anımsatan çocuğumsun. Dertsizimsin, annesini yormayan halk tipi bebeksin sen.

Altını açık bıraktığımda bir yere çiş yaparsan elimden tutup beni olay mahalline götürüyorsun. Halıya değil de parkeye çiş yaptığın için benden övgü bekleyen utanmaz kızsın sen Defne. Yine de bir yerlere gizlice çişini yapıp saklamıyorsun, akıllı bıdığımsın!

Boyundan büyük sandalyeleri, oyuncak kutularını, sehpaları, çamaşır sepetlerini sürekli bir yere çekiştirip duruyorsun. Güçlüsün ve çok azimlisin. Atom karıncasın sen Defne…

Sokakta tanıdık tanımadık herkese el sallıyorsun ve kimsecikler sana kayıtsız kalamıyor. En nemrut kadınlar, gözleri az gören dedeler ve hatta yanlarında kendi çocukları olan anneler bile sana cevapsız kalamıyor. Canayakınsın, sevecensin. Kıskandığımsın hem de!

Endişelerimin, korkularımın başkahramanısın. Sana her baktığımda büyüdüğünü, erkek arkadaşının olduğunu, hayatının bir döneminde bana acayip gıcık olacağını düşünmeden edemiyorum. O günleri görebilecek kadar sağlıklı olmayı ve olmanı çok istiyorum, bunun için elimden geleni yapacağıma söz veriyorum. Yine de kendimden biliyorum ki, o beni sevmediğin dönem sonunda beni her zamankinden çok seveceksin, eminim. Çünkü sen benim, annesine benzeyen küçük asi kızımsın.

Bir gün bunu okursan, ne yaparsan yap, ne olursan ol hep seni sonsuz sevdiğimi ve seveceğimi hatırla.

Ecelimle yatağıma yatıp ölümü karşıladığım o son nefesimde, hayatımı dolu dolu yaşayıp bitirmişken ve 3 rakamlı yaşlara çook yaklaşmışken tabii(!), seni hayata hazır ve mutluluk içinde ve tabii ki abinle el ele bırakabilmiş olmayı diliyorum sevgili kızım.

Seni seviyorum Defne, çok ama çok seviyorum!

Gıcık İnsan Tipleri 2

Ne diyorduk? Evet, devam ediyoruz…

9) Gamsızlar: Hiçbir zaman verdiği sözü tutmayan, yine de hep söz veren ve sözünü yerine getireceğine her seferinde inandırmayı başaran tiplerdir. Mesela “Şu gün şu saatte sendeyim.” Der, gelmez. Gelmemekle kalmaz, aramaz, ağaç eder. Neden gelmediğini sorduğunda da işim çıktı vs. diye geçiştirir, sap gibi kalırsınız. Senelerce aramaz, aradığınızda da sanki dün görüşmüşçesine sohbete aşinadır. Evde tek başına olmasına rağmen “Görüşelim” dediğinizde “Atla gel” diyenlerdir. “2 çocukla ben nasıl geleyim?” dediğinizde de “Çocukları kocana bırak gel” diyendir. Sevmem, çünkü çok yalan söylerler, güvenilmezlerdir. Yorucudur da aynı zamanda.

10) Hırslılar: En çok hedefli çalışılan ekip işlerinde kendilerini gösterirler. Misal, çağrı merkezi. Günlük alınması gereken çağrı 200’dür ama bu hırslı manyaklar 250-300 çağrı alırlar. Sonra da yetkililer “Demek ki yapılabiliyormuş” deyip hedefi yükseltirler, siz de robota bağlarsınız bu manyaklar yüzünden. Çağrı-prim orantısının doğru olduğu ortamlarda bu hırsı anlayabilirim. Adam para için kasıyor diye düşünürüm. Fakat çok çağrı aldığında madalya takmıyorlarsa, para vermiyorlarsa vs., neden insan kendini yorar? Sevilmeyeceğini, dışlanacağını bile bile neden hırsına yenik düşer? İş hayatında öyle çok rastladım ki bu manyaklara ben… Sevmemek ne kelime, tiksiniyorum artık.

11) Sevişgenler: İki muhabbet eder etmez sevişebilenlerdir. Nefs denen erdemden yoksun yaşarlar, şehveti aşk zannederler. Bu tiplerle de en çok üniversitede karşılaştım. Aile baskısıyla yetişip bambaşka bir şehre okumaya ve tabii ki özgürlüğe gelen bu hanım kızlarımız, önce kabak çekirdeği gibi açılırlar, sonra da elektrik aldıkları her erkekle yatağa girerlerdi. Hayatımda en şaşırdığım durumlardan biridir bu anlattığım. Sonradan bunun bir karakter olduğuna inandım çünkü gördüğüm bir kişi değildi. Çok onursuzca bulduğum ve tabii ki asla sevmediğim kişililerdir bunlar da…

12) Mutlu Aptallar: Hiçbir şeyden haberdar olmadıkları için kendi küçük dünyalarında mutlu mesut yaşayan insancıklardır. Sorsanız cumhurbaşkanını, hangi partinin hükümetin başında olduğunu, şehitleri, ekmek fiyatını, zamları, küresel ısınmayı, deprem bölgesinde zorluk çeken insanları falan bilmez. Hayatının en önemli şeyi belki ev almak, çeyizini düzmek, evlenmek veya aşık olduğu erkekle/kızla el ele tutuşabilmektir. Kıskandığım bir gruptur aslında, dert yok tasa yok… Ama sevmem de, bu kopukluktan hoşlanmam. Beynine vura vura gerçekleri anlatmak isterim, biçare…

13) Mütevazı Ayağı Yapan Züppeler: Gizli gösterişin başkahramanlarıdırlar. Tasarruf yapıyormuşçasına her şeyin ekonomik olanını gösterip, en pahalısına sahip olandır. Size “80 TL.’ye oto koltuğu gördüm valla kaçırılmaz fırsat!” deyip Britax-Römer’i arka koltuğa çakandır. Bilinçli tüketici ayağına yatarlar çoğu zaman. Riyakar bulduğum için sevmem, uzaklaşırım.

14) Telefonu Kapatamayanlar: Annem! Aman Ya Rabbim! “Tamam annecim”, “ Hadi kızım, iyi geceler, çocuklara bağırma, hı tamam mı? Allah’a emanet ol kızım, dualarını oku, ha o şeyi de dolaba koy, iyi uykular kızım, tamam kızım………” Görüşmemizin yarısı kadar vedamız sürer. Yeter dediğimde de bozulur, canım benim. Annem hariç bunu yapan herkese gıcığımdır. Hoşça kal de kapat di mi ama?

Devamı gelir, belki… :)

Ağrı Eşiği Sorunsalı

İki doğal doğumdan sonra ağrı eşiğimin kesinlikle ama kesinlikle alçaldığına inanıyorum. Kuzey’inkinde 14, Defne’nin doğumunda ise 3 saat çektiğim acılar sonrası yaygın inanışın aksine artık canım daha tatlı ve acıya daha dayanıksızım. Aslında bu yazıyı yazmaya da dün Kuzey’in yerde duran Transformers oyuncağına basıp, sonra da acımdan (ve canımın yanmasına olan öfkemden) eşşekler gibi bağırdıktan sonra karar verdim.

Eskiden iğneden tedirgin olmazdım, jinekolog randevuları öncesi tırnaklarımı kemirmezdim, bir yerimi vurup incittiğimde oturup ağlamazdım. Ama şimdi bunların hiçbirine tahammül edemiyorum. Jinekolog konusunda tamamen irrite olmuş durumdayım zaten. Ölüme gider gibi gidiyorum doktora. Rutin kontrolleri savsaklamamaya çalışsam da sürekli zamanı ileriye atıp duruyorum kendimce. Eskisi gibi kendimi çok muayene etmiyorum, ola ki bir şey çıkar da doktora gitmek zorunda kalırım diye. Sadece meme kontrolümü düzenli yapıyorum. Doktora gittiğimde de kendimi o kadar çok kasıyorum ki, muayene işkenceye dönüşüyor ve eminim doktorun da sabrını zorluyorum. Doktora gitmeden önce endişelerimi kime söylesem “Ay Mehtap, sen iki tane çocuk doğurmuş kadınsın, bundan mı korkuyorsun?!” denmesine de gıcık gıcık gıcık oluyorum! Aslında tam da o yüzden doktordan korkuyorum be aptallar! Ama bunu gel de anlat! Sanki doğum yapınca, daha küçük acılara katlanma gücümüz mü artıyor? Ne alakası var?

Dişçiden zaten oldum olası hep korkmuşumdur. O garip sesler, aniden canımın yanabileceği korkusu beni öldürüyor. Sanırım en büyük fobim bu. 5 tane daha doğum yapayım, yeter ki dişçiye gitmeme gerek kalmasın. Ama ben korktukça dişlerimde sorunlar çıktı. Önce dişlerimi sıkıştıran alt çenedeki 20’liğimden ameliyatla kurtuldum. Daha doğrusu ben öyle zannediyorum. Asıl 20’lik benden kurtuldu! Sonra da sağ alttaki büyük azı dişime canlı canlı kanal tedavisi yapılması gerekti. Herkes acımaz acımaz derken maalesef benim salak dişim uyuşmadı ve o sinir bozucu sivri iğnenin diş kökümdeki sinire muntazaman değerek beni hoplatmasına izin vermek zorunda kaldım. Şimdi de sol alttaki dişim “benimle ilgilen!” diye sinyaller veriyor ama ben son raddeye gelene dek bekleyip dişimin çekilmesi yönünde bir karar vermeyi planlıyorum! Bir kanal tedavisi ve işkencesine dayanma gücüm yok.

Ayrıca tüm bunlar olurken 2 defa da kriptik tonsilit denilen o iğrenç hastalıktan geçirdim. Bu da ağır penisilin iğneleri olmak anlamına geliyor. Yani kıçınız kevgire dönüyor, morluklar ve bezelerle benekleniyorsunuz. İğneden hiç ama hiç korkmamama, zorda kaldığımda kendime iğne yapabilmeme ve hatta kan alabilmeme rağmen her gün sabah akşam iğne olmak zorunda kalınca artık pes ettim. İğne olmaya giderken ağlamaya başladım, sinirlerim harap oldu.

Ama evet, 2 tane normal doğum yaptım. Hiçbir ilaç desteği olmadan, tüm acılarıyla 2 çocuk doğurdum ama ağrı eşiğim yükselmedi dostlar! Öyle yüksek bir ağrıdan sağ çıktım diye daha küçüklerine sesimi çıkarmayacak değilim! Aksine artık acı çekmemem gerektiğine inanır oldum!

Defne beni cırmakladığında birkaç kez ağladım,evet, çünkü canım çok yandı. Kuzey yanlışlıkla bana kafa attığında, bilerek suratıma oyuncak fırlattığında da sinirden mosmor oldum, ayağıma oyuncak battığında evde terör estirdim çünkü artık canımın yanmasına tahammülüm yok.

Lütfen ama lütfen bana gelip de “Sen dayanırsın, aslansın, kaplansın” demeyin. Demeyin çünkü bunu söyleyenin saçını başını yolmak istiyorum!

Gıcık İnsan Tipleri

Evet, haklısınız, başlık “olumsuz”. Fakat söz veriyorum devamı gelecek. Tabii ki olumsuz olan her zaman aklımızda en çok kalandır, dolayısıyla ben de ilk yazımı en tazelerinden derlemeyi tercih ettim…

1) “Ben ünvansız bir hiçim.” Modeli : Tanıması en kolay tiplemelerdir. Çoğunluğunun yaşlı olduğunu rahatça söyleyebilirim. Bu insanlara “İsminiz nedir?” diye sorduğunuzda “Avukat Hakkı Hakyemez” ya da “Doktor Ayşe Elihafif” gibi cevaplar almanız muhtemeldir. Avukat, doktor, mühendis, vali, efendime söyleyeyim milletvekili, bürokrat, herhangi bir şey başkanı, mali müşavir diye uzar gider bu liste. Ortak özellikleri ya çok uzun süre ve önemli üniversitelerde okumuş olmaları ya da kendilerinden beklenmeyen bir performansla bulundukları yere gelmiş olmalarıdır. Asla bir manikürcü Hande ya da bekçi Ahmet değillerdir. Yanlarında aktif olarak çalışma hayatında artık olmasalar bile kartvizit taşırlar. Eğer ünvanlarını duymazdan gelir veya hatırlamadığınızı belli ederseniz hatırlatırlar ve hatta -deneyimlerime dayanarak söylemek isterim ki- o ünvanla hitap edilmek istediklerini söyleyebilirler. Aslolan alçakgönüllülüktür elbette, dolayısıyla hiç sevmem, üstüne dalga bile geçebilirim.

2) Soyadını İlk Adı Zannedenler: Küçük bir testle tanımak mümkündür. Sadece adını sorarsınız ama o size hem adını hem soyadını söyler. Polislerle en çok münakaşa edenler de bunlardır zannımca. En klişe replikleri “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” dur. Genelde soyadları –oğlu ekiyle biter. Çoğunun, biri diğerinden daha modern olan iki ismi vardır. Bu tiplerin imzası, abartılmış bir büyük harfle ve sadece soyadından oluşan bir imzadır. Her şeyin, basit bir e-postanın bile altına soyadlarını yazarlar. Kendilerini hatırlatırken soyadını taşıdıkları aile büyüklerini ya da çoğunlukla memleketlerini söylerler. Aslında soyadları önemsizdir, ne bileyim, bir Koç, bir Sabancı değildir ama sürekli öyle muamele görmek isterler. Anlayacağınız, hiç sevmem.

3) Küçük İkoncanlar: Tanımak için gören gözlerle bakmak gerekir. Büyük bir çoğunluğu genç kızlardan ve 30 altı genç kadınlardan oluşur. Birkaç işareti iyi saptamak lazımdır. Sürekli makyajlı-fönlüdürler. 1 ayda en çok dudak parlatıcıyı bu grup tüketir. Semt pazarlarındaki en ucuz ve en kaliteli gibi gözüken kıyafetleri bulabilirler. En iyi taklitleri kullanırlar. Çok kıyafetleri, çok çantaları vardır. %100’ü “ayakkabı delisi” olduğunu iddia eder. Şeker pembesini, tüylü garip kırtasiye gereçlerini, aklı başında birinin asla giymeyeceği abuk kıyafetleri ve taşlı tuşlu her şeyi çok severler. Yine büyük bir kısmı sıfır ya da standart bedendir. Şişmanları aralarına almazlar, alsalar bile kendi değerlerini arttırmak için şişmanları kullanırlar. Binlerce fotoğrafları vardır, bir araya geldiklerinde ilk sordukları şey “Aaa üstündekini nerden-kaça aldın?” dır. Ve her zaman söylenilen fiyatın daha düşüğüne bir başka mağazada görülmüştür. Böyle yarışırlar. Aç bir tüketim güruhudur. Sürümden kazanırlar. Sevmemek bir yana, nefret ederim.

4) Terbiye Budalaları: Ağzınızı doldura doldura “Ulan!” diye bağırdığınızda, başını asaletli bir ağırlıkla size doğru çevirip “cık cık cık” diye dilini şaklatanlar bunlardır. Masumca da olsa asla ve asla argo konuşmazlar, konuşanı ayıplarlar. Basitçe bir “Salak” demeyegörün efendim, sizi ana avrat sövmüşçesine yerin dibine sokarlar. Teşekkür yerine mersi, özür yerine pardon derler. Büyük bir kısmının Fransızcayla arasının iyi olduğu iddiasındayım. Hoşgörüsüz, saraylı havalarında gezen tiplerdir. Çoğu kadındır, yaşlıdır ve bence konken falan oynarlar. Dernek toplantılarında, kimsesiz çocuklara yardım şovlarında ve antin kuntin işlere para bağışlarken bunlara rastlayabilirsiniz. Her zaman ağır gece parfümleri sıkarlar ve çoğu, kocalarından zengindir. Kendilerinin ne kadar terbiyeli olduğunu göstermenin bir yoldur bu davranış aslında, bu yüzden hiç sevmem. Israrla küfredip yüzlerindeki şaşkınlığı izlemeye bayılırım.

5) Popülerler: Facebook’ta en çok ortak arkadaşınızın olduğu ve aynı zamanda çok iyi tanımadığınız ama listenizde ekli olan kişidir. Yüzlerce dostu vardır. Her gün bir mekandadır, her gün “popüler” bir mekandadır ve asla her gün evinde değildir. Mutlaka listesinde birkaç ünlü ve albümünde ünlülerle çekilmiş birkaç fotoğrafı vardır. Çantasında mutlaka fotoğraf makinesi taşır. Kendine aşıkmışçasına sürekli fotoğrafını çeker, yetmez photoshopla değişik efektler yapar, aynı fotoğrafı ekler de ekler. Hiç anlayamadığım bir sebepten dolayı her fotoğrafını 50+ kişi beğenir. “Canım” demeden konuşamazlar, sempatiktirler, sevmesem de enerjisini takdir ettiğim bir gruptur. Niye sevmiyorsun derseniz, sanırım samimi bulmadığım içindir. Belki de birkaç kez dost zannedip unutulmuşumdur, bundan da olabilir…

6) Her Şeyin En Doğrusunu Bildiğini Zannedenler: Bir konu hakkında konuşurken terminolojiyi en doğru kullananlar bunlardır. Bildikleri doğru olmasa bile doğru olduğuna sizi inandırırlar. Karşıdaki istemese bile akıl verir, yol gösterirler. Fikirleri en çok çalınan, en çok konuşan tiplerdir. Konuyu tam bilmeseler de, bildikleri kadarını öyle bir anlatırlar ki, biraz kassalar o konu hakkında bir tez bile yazabileceklerini düşünürsünüz. Dürüst olmak gerekirse, ara sıra kendimi içinde bulup hemen toparlanmaya çalıştığım gruptur. Sevmem, çünkü yanlış iştir, ukalalıktır.

7) Açın Halinden Anlamayan Toklar: Sizin cebinizde minibüse gidecek 2 TL. bile yokken, bunu bile bile “Atla taksiye git” diyenlerdir. Fahiş fiyattan aldıkları gereksiz alet edevatı “Ayol çok ucuza aldım, hiç kaçırma valla” diye gözünüze sokanlardır. Karşısındakinin maddi durumunu bildiği halde ısrarla üstüne giden, insanı zor durumda bırakan sıkıcı insanlardır. Arkadaşlarımı maddi durumlarına göre seçerler. Aldıkları şeyin daha ucuzunu siz bulmuşsanız eğer, o aldığınızın taklit olduğunu iddia eder, sizi çakma eşya kullanan bir sefil fare gibi hissettirir. İnsanları eşyalarıyla, giydikleriyle yargılarlar. Çoğu yoksulluktan bir anda zenginleşmiş olanlardır bence. Paranın şokunu atlatamayan arada kalmış sonradan görmelerdir. Bir mağazada dandik bir 4 tekerli bebek arabasına 1500 TL verdikten sonra hala ucuz bir baston puset kullanan karşı tarafa çok karlı bir alışveriş yaptığını mal gibi anlatandır. Mantar gibi türedikleri için, etrafımda çok oldukları için, aynısı bilinmeyen bir markada daha ucuza varken sırf marka diye pahalısına yönelmeyi müsriflik saydığım için bu tipleri hiç hiç hiç sevmem. Her daim aptallıklarını yüzlerine vurmayı kendime bir borç bilirim, hiç affetmem.

8) Çevresi Genişler: Bir müşkülünüzü söylediğinizde hemen çare olabileceğini düşündüğü bir tanıdığını aramaya çalışanlardır. İyi gibi mi gözüktü? Değildir. Diyelim ki işe ihtiyacınız var, “keşke x bankada iş bulabilseydim!” diye yakındınız… Hemen “Benim dayımın bacanağının amcaoğlu orada müdür, bi arayalım!” der. Engel olamazsınız. İyi niyetli olanları arar, sorar, kendini paralar fakat tanıdıktan iş yoktur. Ama ısrarla bu kişiler araya girmekten hoşlanırlar nedense. Bir de kötü niyetliler vardır. Bunlar da gösterip vermeyen cinstendir. X bankada sizin istediğiniz bölümün müdürünü tanıyordur. Bunu size söyler ama asla onu aramaz. Size aradım der, ilgileniyor der fakat yalandır. Çünkü müdür için bu arkadaşınız hiç kimse değildir aslında. Sizin en çok istediğiniz bölümde çalışan bir yakınının olması ona haz verir, mutluluk verir. Çok karşılaştığım tiplerdendir, hiç yapmadım ama bir dahakine ısrarla yapamayacağı şeyleri istemeyi düşünüyorum bu insanlardan.

Şimdilik ufak bir ara veriyorum bu tiplemelere. Çok yakında devamı gelecek… Beni özleyin anacım, baaaay!

Cennet Annelerin Ayakları Altındadır

Öyle değil mi? Cennet annelerin ayağı altındaysa ve ben de anneysem (Tuba’nın deyimiyle iki kere rafine anne hem de) cennet de ayağımın altında o zaman. Başka bir şey yapmama gerek yok. Zaten anne olarak cenneti garantilemişim, gerisini boşvermeli ve anne olmalıyım sadece.

Çalışmamalıyım mesela. Nasıl olsa kocam evini ve çocuklarını geçindirmek zorunda, isteklerimiz karşılamak zorunda. Bu arada tek başına çalışarak ev almalı, araba almalı, kenara para atmalı zor günler için, yatırım yapmalı değil mi?

Ben bir kadın ve anne olarak bana verilmiş görevleri yerine getirsem yeter de artar. Evi çekip çevirmek, yemek yapmak, çocuklarımı iyi terbiye etmek ve kocamı memnun etmek. Bunun dışında ne görevim var ki? Oh!

Ama öyle olmuyor maalesef! Sayın Recep Akdağ! Size diyorum, size! Öyle olmuyor işte diyorum. O böbürlene böbürlene 1.5 saate çıkarttık dediğiniz süt izni var ya, hah işte o benim işime yaramadı! Ayrıca 6 ay ücretsiz izin alacağım diye göbeğim çatladı, türlü usulsüzlüklerle uğraştım biliyor musunuz sevgili bakanım? Ayrıca mesaiye kalamıyorum diye işimi de bırakmak zorunda kaldım, bıraktırıldım hatta. Şimdi tam da istediğiniz gibi evimde oturuyorum. Evimin kadını, çocuklarımın anasıyım. Yemek yapmaktan nefret ediyorum, birkaç kez psikoloğa gittim, stres kaynaklı hastalıklarla uğraşıyorum.

Ama içiniz rahat olsun, emziriyorum hala. Siz 6 ayda ısrarcısınız ama ben 13 aydır emziriyorum yani, ferah olun!

Akşamları açıyorum kocama telefon, onu bunu al diyorum, unuttuk aylık alışveriş yapmayı çünkü! Böyle markete gidip sepet doldurmayalı uzun zaman oldu! Çocukların bir ihtiyacı olduğunda 1 ay önceden babalarına söylemek zorundayım biliyor musunuz? Çünkü siz pek anlamazsınız ama 2 çocukla hayat çok zor. Sadece bir kişinin çalıştığı bir evde 4 kişi hayat sürdürmek, belli bir standardın altına düşmeden yaşamak, çocukları sağlıklı beslemek, onlara iyi eğitim vermek ya da iyi eğitim aldırmak çok zor. Bunlar hep parayla ilişkili şeyler ve tekrarlıyorum, 1 kişi çalışıyor bizim evimizde.

Sizin “düzelttik” dediğiniz hiçbir şeyin olumlu bir etkisini göremedik sayın bakanım! Ben hala işsizim, emzirdiğim için işsizlikle cezalandırıldım. Hala emzirdiğim için iş aramaya korkuyorum biliyor musunuz? Çünkü birçok işyeri kreş açma kuralınıza uymuyor ve onlara adamakıllı yaptırımlar uygulamıyorsunuz. Çocuğumu bırakacağım kimse yok ve bu yüzden iş arayamıyorum bile. Evimiz yok, arabamızı anca alabildik, tabii daha bizim değil, 40 ay taksit ödeyeceğiz! Şu an eşime bir şey olsa çocuklarıma anne babam olmazsa bakamam biliyor musunuz bakanım?

Böyle gelişmiş toplum olmaz ki! Hani pozitif ayrımcılık yapacaktınız? Yalan mı söylediniz koca millete inanamıyorum? Çalışmak, para kazanmak zorundayım ben. Ücretli izin 6 ay olursa kimse işe almazmış! Bunu söylemeniz bile ne büyük hata, işveren kesimi için nasıl bir bahane, nasıl bir devlet desteği kadınları-anneleri işe almamak için farkında mısınız? “Bakanımız bile bunu destekliyor” diye bir bahane yarattınız, çok lazımdı!

Mevcut hakları bile isteyemezken, istediğinde alamaz ve cezalandırılırken bir de üstüne bunu söylemeniz büyük hataydı! Kadılar için iş hayatını ne kadar kolay hale getirirseniz o kadar kalkınırız bunu nasıl fark edemezsiniz? Bizler sadece eve tıkılıp ha babam üremek için okumadık ki? Birçok erkekten daha güçlüyüz, çünkü birçok şeyi bir arada yapmaya zorlanarak yetişti hemcinslerimiz. Eski çağlarda erkeklerimizle birlikte avlandık, aramızdaki tek fark sırtımıza bağladığımız bebeğimizdi üstelik! Bu gücü görmezden gelirseniz kaybedeceğinizi anlamanız lazım.

Bu talihsiz sözlerinize rağmen hakkımızı aramaktan vazgeçmeyeceğiz. Ben en geç 1 sene sonra yine herhangi bir işte çalışıyor ve para kazanıyor olacağım. Hiçbir şey değişmeyecek, kimse pusup oturmayacak yani.

Ama şimdilik evdeyim haberiniz olsun, çaya beklerim!!

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 38 other followers