Bir Garip Empati ve Pes

Hayır asla Yozdil gibi düşünmüyorum. Hayır tabii ki yaşadıkları, yaşananlar Soma halkına müstehak değil. Tabii ki böyle değil, fakat ben günlük yaşantıma geri dönüyorum. Dönmem lazım.

Ben çok az oy kullandım, hiçbirinde de iktidar partisine oy vermedim. Asla iliklerime kadar Kemalist, çılgıncasına milliyetçi olmadım. Anarşist de olmadım, işçi de olmadım, burjuva da. Belki soma halkını çok iyi anlayamamışımdır, hatta anlayamadım, net olarak evet, anlayamadım.

Çok zor da olsa “ben olsam ne yapardım?” diyorum. Bir gün tek geçim kaynağımız olan madende bir patlama olsa, kocamı ya da babamı o madende hükumetin ihmaller zinciri yüzünden kaybetsem, cesedini bulamasak ve oraya bir duvar örülse… Babasını kaybeden kızım, kendi oylarımızla başımıza getirdiğimiz adamdan yumruk yese, oğlum hesap sormak için çıktığı sokakta adi bir sinek gibi gazlansa, ciğerleri yansa, nefes alamasa…

Ben çökmüş ağlarken yanıma cübbeli sarıklı adamlar gelip kazadan kaderden bahsetse, bir başkası para teklif etse, çocuklarını ihya ederiz yeter ki cenazeni arama dese…

Sırf benim çocuklarımın başını okşayıp yüzünü birazcık güldürmek için, şehirdeki güzel hayatına mola verip benim mahalleme insanlar gelse, benim çocuklarımın geleceği için sessiz sedasız paralar toplansa, tüm eğitim hayatlarını garanti altına alıp, madende asla çalışmamaları için tüm imkanlar seferber edilse ve o kadınlar gelip bana sarılsa… Oy verdiğimiz adamlar o güzel insanları tekmeleyerek kovalasa…

Benim cenazemin üstüne duvar örülürken, benim hakkımı karşılıksız savunmak için gelen avukatların kolları burunları kırılsa, tüm şansım elimden alınmış gibi hissetsem…

Bana ve aileme yardım etmek isteyen insanlar şehrime sokulmasa ve 2 gündür aynı gömleği giydiği için hayıflanan o adam gerneşe gerneşe parmak hesabıyla ölülerimi saysa…

Yıkarım ben o şehri. Yıkarım, yakarım. Kırarım bütün zincirlerimi, gözümü karartırım! Kendimi o madenin orta yerinde ateşe veririm de sesimi bile duyurmadan kendi kendimi yok ederim! Bunların hepsini yaparım ama asla boyun eğmem, çocuklarıma da eğdirtmem…

Bu yüzden, Soma halkının boyun eğmesini anlamıyorum, anlayamıyorum. Belki empati kuramıyorum, bilemem. Ancak daha fazla kaldıramıyorum. “Başbakanım, döver de sever de” denmesine katlanamıyorum.

Normal yaşantıma geri dönüyorum çünkü; “Kendisi için savaşmayan insanlar için savaşmak aptallıktır” benim gözümde.

Başkaldıran halkın her zaman yanındayım. Boyun eğenlerin değil.

Genel kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Geçsin Gitsin!

Nasıl da yorgunum, nasıl üzgünüm… Bitik hissediyorum.
Bir adım daha atsam ayağımın altı uçurum gibi. Derin bir nefes alsam kalbim patlayacak gibi.
Ağladığımda gözyaşlarım 50 derece gibi, akarken değdiği yeri asit gibi yakıyor. İçimde hala deli saçması korkular, şüpheler, güvensizlikler, tuhaf iç sesler, melekler, şeytanlar…

Bilmeyenler için;  Kuzey arife günü baygınlığa hem benzeyen hem de benzemeyen bir şey geçirdi. Akabinde gittiğimiz nöbetçi çocuk doktoru “Bir ihtimal epilepsi nöbeti olabilir, bir daha tekrarlarsa nöroloji  görsün” dedi. 9 günlük bayram tatili (bizim için işkence) başladı.

Beni  tahmin edersiniz belki… Tabii ki internetten baktım, Kuzey’i gözlemledim, ağladım, panikledim, köşeye sıkıştım ve hala sıkıştığım yerden çıkamadım.

Bayram sonrası, pazartesi günü çarşamba gününe randevu alındı. Aynı gün doktor muayenesi ve gece EEG oldu. Doktor ve EEG teknisyeninden ve kan tahlilinden güzel sonuçlar çıktı. Yani Kuzey epilepsi değil ki bu şahane bir haber…

Ama bana ne oldu? Ne oldu bana da ben hala sevinçten havalara uçmadım, deliye dönmedim, mutluluktan ölmedim? Ayarlarım bozuldu, bağlantım kesildi. Günlerce korkuma çare bulamadım ya, ondan böyle oldu…

(Yazıya 3 gün önce başlamıştım, bugün ise 27 Ekim)

Bugün daha mı iyiyim? Bilmiyorum ki. İki ölüm, bir doğum bir de hastalık haberi okudum. Hiç tanımadığım bir bebeğin öldüğünü öğrendim mesela. Hiç tanımadığım bir dedenin öldüğünü. Hiç tanımadığım o dedenin bir torunu daha olduğunu, bana  ”Kuzey’in bir şeyi yoktur merak etme” diyen kadının küçücük kızına epilepsi teşhisi konduğunu…

Benim oturup korkumun beni eline geçirmesine izin vermem doğru olmaz değil mi? İnsanlar 2 günlük bebeklerini daha bugün gömmüşken, babalarını dedelerini gömmüşken hakkım var mı? Var aslında ama toparlanmam gerek. Kendimi bırakırsam 4 kişilik küçük ordumuz domino taşları gibi dağılıveriyorlar. Hem böyle etrafında dönülen bir anne olmak güzel, hem de çok kötü. Benim gibi her duygusunu haldır haldır, cayır cayır ve yana yakıla yaşayan bir insan için çok zor. Geçiyor yazdıkça. Daha da geçiyor.

Geçti bitti, geçti bitti ve geçti, bitti. Bir daha ne olur gelme bize tamam mı?

 

Genel kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Bir Mim De Benden Olsun!

Her sabah kalkar kalmaz evi topluyorum. oyuncaklar, yataklar toplanıyor. Defne ve Kuzey’in çarşafı yorganı silkeleniyor. Bizim yatak düzenleniyor. Asılacak çamaşır varsa asılıyor, yıkanacaklar yıkanıyor. Tuvalet çamaşır suyu ile temizleniyor, malum Defne tuvaletle gönül bağı kurdu son günlerde… Mutfağım Allah’tan her daim tertemiz ama Defne Hanım’a yumurta bandısı yapılıyor. Yumurta bandısı demek, sarıları pişirilmeyen, ekmek bandırılabilen yumurta demek. Sonra o yemeğini yerken yumurtalı bulaşıklar çamaşır suyu ile yıkanıyor. Salona geçiliyor, Defne oyuncaklarını dökerken ben de pc başına geçiyorum. Bu arada makinedeki çamaşırlar bitiyor, kuruyanları katlayıp yerine koyuyorum ıslak olanları asıyorum. Tabii ki asla yıkanmayan balkona çamaşır asmıyorum, balkonu yıkıyorum…

Bu arada Defne’nin tükenmek bilmeyen istekleri, kakası, çişi, popo yıkanması, meme krizinin atlatılması gibi türlü badirelerden geçiyorum.

Akşama doğru yemek derdi başlıyor. Ne yapsam? Evde ne var? Günün işkencesi bu zaten…

Yemek kısmı bitince Kuzey’i okuldan alıyorum. Bu sefer evde kardeş kavgaları ve benim çığlıklarım başlıyor. Yemek henüz sıcak olduğu için eve aç gelen Kuzey’in buzdolabı saldırılarını önlüyorum. O arada Defne mutlaka altına kaçırıyor çünkü ona çiş sormayı unutmuş oluyorum.

Çılgınlığım had safhadayken Uğur geliyor. Geliyor ama hemen kontrolü eline alamıyor çünkü eve gelir gelmez yaptığı ritüeller var…

Ve sonunda sofra kuruluyor, yemekler yeniyor. Çocuklar içeri kaçışınca 5 dakika dinleniyorum. Sonra makineyi boşalt, kirlileri doldur kısmına geçiyorum. Bazen de boşaltmaya üşenip elimde yıkıyorum (o nasıl bir manyaklıksa artık!). Bu arada çocuklar 8456860 kere mutfağa girip bir şey istiyorlar, savuşturuyorum.

Mutfakta işim bitince Defne o arada mutlaka bir kez daha altına yapıyor çünkü benden başka kimsenin Defne’ye çiş sorduğu yok…

Ve çocuklar uyuyor, 1 saat içinde de Uğur. Sonra benim zamanım başlıyor derdim ama olmuyor. O kadar kafam yorulmuş oluyor ki, ne TV görüyor gözüm ne başka bir şey.

Bunu neden mi anlattım? Canım miim yaratmak istedi de ondan.

Hadi bakalım mimleyin birbirinizi, mimlenen 1 gününü detaylarıyla anlatsın.

Sevgiler herkese🙂

Rüzgarlı Günler ve Geceler‘in, bir de Sitare‘nin 1 gününü çoook merak ediyorum!

Genel kategorisinde yayınlandı. 6 Comments »

Defne 3 Yaşında!

011120111257
Sevdiğim, biriciğim…
Olamadığım kadar güzel olanım, dünyaya getirdiğim en güzel şey, Defne kızım…
Birkaç saatlik maceradan sonra kucağıma düşüveren şişko, mızmız bebeğim.
Gencecik yaşımda ikinci kez bana anneliği tattıran, bedenimin annelik çığlıklarını dindiren güzellik. Babasının aşkı, evimizin nazlısı, şarkıların türkülerin peşinde koşan hovarda kızım.
İyi ki doğdun. En büyük emek olan doğumun en güzel hediyesisin, en güzel günde gelensin.
Hiç bırakma bizi, hep sağlıkla, huzurla, hep olduğun gibi mutluluk içinde ol ama yanımızda ol.
Seni seviyorum mis kokulu güzelim, iyi ki girdin hayatımıza…

Genel kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Mim ve Geri Dönüş…

Mimleri en fazla seven blogger yarışması yapılsa, kesin ipi göğüslerim. Baktım Sevgi “önümüze gelene bir mim” demiş hemen atladım bu fırsatın üstüne. Aylardır bir şeyler yazmadım. Yine çok düşündüm ama yazamadım işte. Bu iyi bir başlangıç olur diye düşündüm…

 

1- En son kime yalan söyledin? Neden?

Defne’ye söyledim, sayılır mı? 

2- Biz okumuyoruz farz et, kendine bir itirafta bulun..

Çalışmak istemiyorum. Hayatımı birilerinden maaş alarak ya da para kazanmaya uğraşarak geçirmek istemiyorum. Sürekli evde olmak, yürümek, çocuklarım büyürken yanlarında olmak ve her akşam kocam eve geldiğinde ona huzurla kucak açmak istiyorum. Çalışmaktan nefret ediyorum, sevmiyorum.

3- En son severek okuduğunuz kitap hangisi?

İlk ve son “en severek okuduğum kitap” her daim Şeker Portakalı olacak. Ama en son seni sürükleyen ne okudun denirse, Zülfü Livaneli-Serenad diyebilirim. Güzel hikayeydi.

4- Şu an istediğin işi mi yapıyorsun?

Aslında evet. Esasen bir işte çalışıyor olmam gerekiyor ama ben işsizim, iş arıyorum ve bu süreçte de aslında en sevdiğim şeyi yapıyorum; Evdeyim🙂

6- Öleceğini bilsen ömrünün son zamanlarını nerede, kimle geçirmek isterdin?

Son zamanlarımı çocuklarımla ve kocamla, ailemle geçirmek isterdim ama ölürken yanımda sadece annem olsun isterdim.

7- Favori şarkıcın ve şarkısı?

Ah bu her gün değişen bir soru benim için. Şartlar ne olursa olsun her zaman dinleyebileceğin bir sanatçı ve şarkı derseniz eğer, Pink Floyd-Great Gig In The Sky derim.

8- Her bölümünü heyecanla takip ettiğin bir dizin var mı?

Kuzey Güney ve şimdilerde Dexter🙂

9- Keşke..?

Keşke çalışmak zorunda olmasaydım, keşke doğumlarıma müdahale etmelerine izin vermeseydim, keşke evlenmeden önce yurt dışına gitseydim, keşke bir sene daha üniversite sınavında şansımı deneseydim, keşke aklımıza ilk estiğinde Antalya’ya taşınsaydım, keşke emeklilik paramla borç ödemeyip ev almak için saklasaydım… Keşke’ler bitmez…

10- Kötü alışkanlıkların var mı?

Çok kinciyim, intikamcıyım. Olmayaydı iyiydi.

11- Sence ideal eş nasıl olmalı?

Kocam gibi olmalı. ama biraz daha sağlığına dikkat eden ve muhasebeci olmayan hali daha iyi olurdu🙂

 

Benden bu kadar! Okuyan herkese ben de topu gönderiyorum, Sevgi gibi… 

Genel kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bu da Gol Değil…

9 ay kadar önce manasız gülme-ağlama krizleri, öfke patlamaları ve çocuklarımla iletişimimizin kopması gibi sorunlar sebebiyle psikiyatra gitmiş, bipolar bozukluk ve majör depresyon tanısı ve kutu kutu Prozac’la dönmüştüm eve. Sonra krizlerin yerini ilacın verdiği yapay mutluluk alıvermiş, kendimi ütüye vurmuş ama düzelmiştim sonuçta. Çocuklara karşı daha tahammüllü olmuştum, artık ütü birikmiyordu, iştahım bile kapanmıştı. Evet, 3 saatten fazla uyuyamıyordum ama enerjim yerindeydi işte. Sonra ufak bir yan etki yüzünden ilacı şak diye bıraktım, ki doktorun önemle üzerinde durduğu nokta, kesinlikle ilacın kontrollü bırakılması gerektiğiydi.

Son 1 aydır dengem yine bozuldu. Sosyal olayların insanların psikolojilerini etkilediğini bilirdim de, bu kadar hassas biri olduğumu bilmezdim. Her gün bir şehit haberi, şaibeli sınavlar (sana ne demeyin ben de girdim KPSS’ye), kısıtlanan özgürlükler, yalancı siyasetçiler, halka zarar veren ideolojiler, ayrıştırılan ve bölünen bir toplumun içinde yaşıyor olmak ve bunların hiçbirini görmeden musmutlu yaşayan bir cahiller ordusuyla sarılmış olmak… Zaten 2 çocukla bakacak kimsen yokken iş aramak yeterince travmatikken bir de üstüne bunlar eklendi de eklendi. Benim devreler yine yandı.

Yapamıyorum ve bilmiyorum yapanlar nasıl yapıyor!. Televizyonda paramparça olduğu için tabutu lehimlenen 22 yaşındaki askerin toprağa verilişini gördükten sonra nasıl akşam yemeklerine, ailelerine, çocuklarına, işlerine dönüyor insanlar nasıl? Yapıyormuş gibi görünmek ve yapmaya çalışmak beni o kadar yordu ki… O eski ruhsuz öfkeli halime geri döndüm ve yine mutsuzum. Kocam “Fazla muhalifsin başın derde girecek” diyor, konuşup yazamıyorsun. Çocuklarım her şeyden habersiz, geleceklerinden habersiz benden sevgi ve ilgi bekliyorlar. Orada çocuklar ölür ve yalancılar güçlendikçe güçlenirken onlara her sarılışımda bir eksiklik, bir yanlışlık ya da hiçbir şey hissetmezsem de suçluluk hissediyorum ben. TV karşısında her ağlayışımda gelip bana sarılıyorlar ve ben bir tek onların beni anladığına inanır oldum. Arkadaşlar desen… Anlatınca “kızım saçmalama hayat böyle ne yani hepimiz depresyona mı girelim?” diyorlar.

Cumartesi günü aklımda hep “Çok fazla acı var” diyerek kendini köprüden atan öğretim görevlisi kadın vardı. Onu o kadar iyi anladım ki! Bu belirsizlik ve adaletsizliğe tanık olmak bana çok ama çok acı veriyor ama mantığım hala baskın ve çocuklarım… Çocuklarım var benim! İyi olmam gerek… Tekrar hapa geri döndüm. Kimyasallardan mutluluk umuyorum, “amaan sen de!”dedirtsin bana bunu istiyorum. Susabileyim, ilahi adaleti beklerken sabırlı olabileyim istiyorum.

TV izlemeyeceğim, gazete okumayacağım, konuşan varsa dinlemeyeceğim, deneyeceğim bunu. Önerileriniz varsa onları da denerim, yeter ki işe yarar olsunlar…

Bilmiyorum o aptal mutluluğuna erişebilecek miyim?..

Genel kategorisinde yayınlandı. 8 Comments »

Şef Ceyda Baza ile Cook’lu Yemekler

Dün ilk defa bir blogger etkinliğine katıldım çooook eski bir arkadaşım sayesinde. EKS Mutfak Akademisi ‘nde gerçekleşen bu etkinlikte Cook ürünleriyle çok sağlıklı ve lezzetli yemekler yaptık. Mutfakta tüm malzemeleri elimin altındayken yemek yapmaktan ne kadar çok zevk aldığımı keşfettim aslında! Menümüz gayet güzeldi. Kağıtta Kabak, Yelpaze Patlıcan, Armutlu Milföylü Tatlı ve Poşette Somon yaptık.

Cook ürünleri arada sırada kullanıyordum ama açıkçası bu kadar pratik tariflerle hiç denememiştim. Bir kere tepsiye uygun hale getirmek için kesip biçmek (ve dolayısıyla ziyan etmek) zorunda kalmadığınız pişirme kağıtları varmış! Koyuyorsun tepsine ve cırt ucunu kesiyorsun tamam. Hem benim gibi bir avuç suyu 30 yerde kullanan biri için çok güzel bir özelliği daha vardı, o da pişirme kağıtlarının yıkanıp tekrar kullanılabilmesiydi.

Kağıtta Kabak hazırlama aşaması

Sonra poşette somon yaparken bir şey daha öğrendim ki, Cook’un buzdolabı poşetlerinde çoook sağlıklı buğulamalar yapmak mümkün. Malzemeleri poşete koyup kaynar suya attık. İlk başta poşet erir diye endişe ettim ancak erimediği gibi, sağlığa zararlı olmadığının da kanıtlandığını öğrendik şefimizden. Kokusuz bulaşıksız balık pişirme fikri çok hoşuma gitti açıkçası…

Poşette Somon ve Sebzeler ile üstünde şahane safranlı ve trüf yağlı sos.

Ayrıca streç filmlerin besinlere temas edebilen ve sadece kaplara temas eden 2 çeşidinin olduğunu öğrendim. Besinleri güvenle sarıp sarmalayabilirsiniz ve o film kaplara yapışmıyor. Ama diğer tip de kaplara yapışarak kokusu dağılmadan yiyecekleri saklayabilme imkanı sağlıyor. Ayrıca burada görüleceği üzere çocuklar için sevimli desenleri olan filmler de mevcut…

Tabii yemekler ve en son yaptığımız reyhan şerbeti şahaneydi. Şu an da benim şerbetim dolabımda soğumakta ve bu tarif için özellikle minnettarım Şef Ceyda’ya. Yemek yapmaktan müthiş zevk alan bir insan olmasına rağmen incecik, bakımlı, sebzelerle teması seven, eldivenin yapaylığını reddeden şahane bir şefti. Çok acele yemek yaptığımı farketmemi sağladı aslında. Evde çocukların gazabına uğramayayım diye her şeyi hızlı yapmaya alışmışım sanırım. Kesilmemesi gereken patlıcan sapını kestim ve hiç yapmadığım bir şey yaparak tereyağ erimeden unu koyuverdim! Sonra bir sakinledim tabii, dinledim, o yelpaze patlıcanı yaparken mesela çok keyif aldım.

Patlıcanı soslarken...

Evet… Gelelim yeni tanışmalara, eski dostun keyifli gülümseyişine… Tabii benden başka birçok blogger vardı. Kalemi güçlü arkadaşlar edinmek hoş. Ama tabii Leyla bir başka güzel rastlantıydı benim için, günün bonusuydu. Çok neşeli, sıcakkanlı, benim gibi çok okuyan, benimle hemen hemen aynı şeyleri okuyan, çok gezen, gezdiklerini anlatan bir aslan yükselenli aslan. Ayrıca 12 sene sonra tekrar iletişim kurabildiğim ve tazelediğim taptaze dostum Riella’yı da görmek, onun o sımsıcak güneşli tebessümünü tekrar görebilmek, düşünülmek, hatırlanmak çok ama çok güzeldi.

Kısacası çok eğlendim, çok keyif aldım, şahane bir gün geçirdim. Leyla ile pazartesi Kıbın yapmayı düşünüyoruz, onu da paylaşmaya çalışacağım. Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler!

Yelpaze Patlıcanın son hali

enfessss milföylü armutlu dehşet tatlımız

Leyla ve Ben</a

Genel kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 190 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: