Bir Garip Empati ve Pes

Hayır asla Yozdil gibi düşünmüyorum. Hayır tabii ki yaşadıkları, yaşananlar Soma halkına müstehak değil. Tabii ki böyle değil, fakat ben günlük yaşantıma geri dönüyorum. Dönmem lazım.

Ben çok az oy kullandım, hiçbirinde de iktidar partisine oy vermedim. Asla iliklerime kadar Kemalist, çılgıncasına milliyetçi olmadım. Anarşist de olmadım, işçi de olmadım, burjuva da. Belki soma halkını çok iyi anlayamamışımdır, hatta anlayamadım, net olarak evet, anlayamadım.

Çok zor da olsa “ben olsam ne yapardım?” diyorum. Bir gün tek geçim kaynağımız olan madende bir patlama olsa, kocamı ya da babamı o madende hükumetin ihmaller zinciri yüzünden kaybetsem, cesedini bulamasak ve oraya bir duvar örülse… Babasını kaybeden kızım, kendi oylarımızla başımıza getirdiğimiz adamdan yumruk yese, oğlum hesap sormak için çıktığı sokakta adi bir sinek gibi gazlansa, ciğerleri yansa, nefes alamasa…

Ben çökmüş ağlarken yanıma cübbeli sarıklı adamlar gelip kazadan kaderden bahsetse, bir başkası para teklif etse, çocuklarını ihya ederiz yeter ki cenazeni arama dese…

Sırf benim çocuklarımın başını okşayıp yüzünü birazcık güldürmek için, şehirdeki güzel hayatına mola verip benim mahalleme insanlar gelse, benim çocuklarımın geleceği için sessiz sedasız paralar toplansa, tüm eğitim hayatlarını garanti altına alıp, madende asla çalışmamaları için tüm imkanlar seferber edilse ve o kadınlar gelip bana sarılsa… Oy verdiğimiz adamlar o güzel insanları tekmeleyerek kovalasa…

Benim cenazemin üstüne duvar örülürken, benim hakkımı karşılıksız savunmak için gelen avukatların kolları burunları kırılsa, tüm şansım elimden alınmış gibi hissetsem…

Bana ve aileme yardım etmek isteyen insanlar şehrime sokulmasa ve 2 gündür aynı gömleği giydiği için hayıflanan o adam gerneşe gerneşe parmak hesabıyla ölülerimi saysa…

Yıkarım ben o şehri. Yıkarım, yakarım. Kırarım bütün zincirlerimi, gözümü karartırım! Kendimi o madenin orta yerinde ateşe veririm de sesimi bile duyurmadan kendi kendimi yok ederim! Bunların hepsini yaparım ama asla boyun eğmem, çocuklarıma da eğdirtmem…

Bu yüzden, Soma halkının boyun eğmesini anlamıyorum, anlayamıyorum. Belki empati kuramıyorum, bilemem. Ancak daha fazla kaldıramıyorum. “Başbakanım, döver de sever de” denmesine katlanamıyorum.

Normal yaşantıma geri dönüyorum çünkü; “Kendisi için savaşmayan insanlar için savaşmak aptallıktır” benim gözümde.

Başkaldıran halkın her zaman yanındayım. Boyun eğenlerin değil.

Genel kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Geçsin Gitsin!

Nasıl da yorgunum, nasıl üzgünüm… Bitik hissediyorum.
Bir adım daha atsam ayağımın altı uçurum gibi. Derin bir nefes alsam kalbim patlayacak gibi.
Ağladığımda gözyaşlarım 50 derece gibi, akarken değdiği yeri asit gibi yakıyor. İçimde hala deli saçması korkular, şüpheler, güvensizlikler, tuhaf iç sesler, melekler, şeytanlar…

Bilmeyenler için;  Kuzey arife günü baygınlığa hem benzeyen hem de benzemeyen bir şey geçirdi. Akabinde gittiğimiz nöbetçi çocuk doktoru “Bir ihtimal epilepsi nöbeti olabilir, bir daha tekrarlarsa nöroloji  görsün” dedi. 9 günlük bayram tatili (bizim için işkence) başladı.

Beni  tahmin edersiniz belki… Tabii ki internetten baktım, Kuzey’i gözlemledim, ağladım, panikledim, köşeye sıkıştım ve hala sıkıştığım yerden çıkamadım.

Bayram sonrası, pazartesi günü çarşamba gününe randevu alındı. Aynı gün doktor muayenesi ve gece EEG oldu. Doktor ve EEG teknisyeninden ve kan tahlilinden güzel sonuçlar çıktı. Yani Kuzey epilepsi değil ki bu şahane bir haber…

Ama bana ne oldu? Ne oldu bana da ben hala sevinçten havalara uçmadım, deliye dönmedim, mutluluktan ölmedim? Ayarlarım bozuldu, bağlantım kesildi. Günlerce korkuma çare bulamadım ya, ondan böyle oldu…

(Yazıya 3 gün önce başlamıştım, bugün ise 27 Ekim)

Bugün daha mı iyiyim? Bilmiyorum ki. İki ölüm, bir doğum bir de hastalık haberi okudum. Hiç tanımadığım bir bebeğin öldüğünü öğrendim mesela. Hiç tanımadığım bir dedenin öldüğünü. Hiç tanımadığım o dedenin bir torunu daha olduğunu, bana  ”Kuzey’in bir şeyi yoktur merak etme” diyen kadının küçücük kızına epilepsi teşhisi konduğunu…

Benim oturup korkumun beni eline geçirmesine izin vermem doğru olmaz değil mi? İnsanlar 2 günlük bebeklerini daha bugün gömmüşken, babalarını dedelerini gömmüşken hakkım var mı? Var aslında ama toparlanmam gerek. Kendimi bırakırsam 4 kişilik küçük ordumuz domino taşları gibi dağılıveriyorlar. Hem böyle etrafında dönülen bir anne olmak güzel, hem de çok kötü. Benim gibi her duygusunu haldır haldır, cayır cayır ve yana yakıla yaşayan bir insan için çok zor. Geçiyor yazdıkça. Daha da geçiyor.

Geçti bitti, geçti bitti ve geçti, bitti. Bir daha ne olur gelme bize tamam mı?

 

Genel kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Bir Mim De Benden Olsun!

Her sabah kalkar kalmaz evi topluyorum. oyuncaklar, yataklar toplanıyor. Defne ve Kuzey’in çarşafı yorganı silkeleniyor. Bizim yatak düzenleniyor. Asılacak çamaşır varsa asılıyor, yıkanacaklar yıkanıyor. Tuvalet çamaşır suyu ile temizleniyor, malum Defne tuvaletle gönül bağı kurdu son günlerde… Mutfağım Allah’tan her daim tertemiz ama Defne Hanım’a yumurta bandısı yapılıyor. Yumurta bandısı demek, sarıları pişirilmeyen, ekmek bandırılabilen yumurta demek. Sonra o yemeğini yerken yumurtalı bulaşıklar çamaşır suyu ile yıkanıyor. Salona geçiliyor, Defne oyuncaklarını dökerken ben de pc başına geçiyorum. Bu arada makinedeki çamaşırlar bitiyor, kuruyanları katlayıp yerine koyuyorum ıslak olanları asıyorum. Tabii ki asla yıkanmayan balkona çamaşır asmıyorum, balkonu yıkıyorum…

Bu arada Defne’nin tükenmek bilmeyen istekleri, kakası, çişi, popo yıkanması, meme krizinin atlatılması gibi türlü badirelerden geçiyorum.

Akşama doğru yemek derdi başlıyor. Ne yapsam? Evde ne var? Günün işkencesi bu zaten…

Yemek kısmı bitince Kuzey’i okuldan alıyorum. Bu sefer evde kardeş kavgaları ve benim çığlıklarım başlıyor. Yemek henüz sıcak olduğu için eve aç gelen Kuzey’in buzdolabı saldırılarını önlüyorum. O arada Defne mutlaka altına kaçırıyor çünkü ona çiş sormayı unutmuş oluyorum.

Çılgınlığım had safhadayken Uğur geliyor. Geliyor ama hemen kontrolü eline alamıyor çünkü eve gelir gelmez yaptığı ritüeller var…

Ve sonunda sofra kuruluyor, yemekler yeniyor. Çocuklar içeri kaçışınca 5 dakika dinleniyorum. Sonra makineyi boşalt, kirlileri doldur kısmına geçiyorum. Bazen de boşaltmaya üşenip elimde yıkıyorum (o nasıl bir manyaklıksa artık!). Bu arada çocuklar 8456860 kere mutfağa girip bir şey istiyorlar, savuşturuyorum.

Mutfakta işim bitince Defne o arada mutlaka bir kez daha altına yapıyor çünkü benden başka kimsenin Defne’ye çiş sorduğu yok…

Ve çocuklar uyuyor, 1 saat içinde de Uğur. Sonra benim zamanım başlıyor derdim ama olmuyor. O kadar kafam yorulmuş oluyor ki, ne TV görüyor gözüm ne başka bir şey.

Bunu neden mi anlattım? Canım miim yaratmak istedi de ondan.

Hadi bakalım mimleyin birbirinizi, mimlenen 1 gününü detaylarıyla anlatsın.

Sevgiler herkese 🙂

Rüzgarlı Günler ve Geceler‘in, bir de Sitare‘nin 1 gününü çoook merak ediyorum!

Genel kategorisinde yayınlandı. 6 Comments »

Defne 3 Yaşında!

011120111257
Sevdiğim, biriciğim…
Olamadığım kadar güzel olanım, dünyaya getirdiğim en güzel şey, Defne kızım…
Birkaç saatlik maceradan sonra kucağıma düşüveren şişko, mızmız bebeğim.
Gencecik yaşımda ikinci kez bana anneliği tattıran, bedenimin annelik çığlıklarını dindiren güzellik. Babasının aşkı, evimizin nazlısı, şarkıların türkülerin peşinde koşan hovarda kızım.
İyi ki doğdun. En büyük emek olan doğumun en güzel hediyesisin, en güzel günde gelensin.
Hiç bırakma bizi, hep sağlıkla, huzurla, hep olduğun gibi mutluluk içinde ol ama yanımızda ol.
Seni seviyorum mis kokulu güzelim, iyi ki girdin hayatımıza…

Genel kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Mim ve Geri Dönüş…

Mimleri en fazla seven blogger yarışması yapılsa, kesin ipi göğüslerim. Baktım Sevgi “önümüze gelene bir mim” demiş hemen atladım bu fırsatın üstüne. Aylardır bir şeyler yazmadım. Yine çok düşündüm ama yazamadım işte. Bu iyi bir başlangıç olur diye düşündüm…

 

1- En son kime yalan söyledin? Neden?

Defne’ye söyledim, sayılır mı? 

2- Biz okumuyoruz farz et, kendine bir itirafta bulun..

Çalışmak istemiyorum. Hayatımı birilerinden maaş alarak ya da para kazanmaya uğraşarak geçirmek istemiyorum. Sürekli evde olmak, yürümek, çocuklarım büyürken yanlarında olmak ve her akşam kocam eve geldiğinde ona huzurla kucak açmak istiyorum. Çalışmaktan nefret ediyorum, sevmiyorum.

3- En son severek okuduğunuz kitap hangisi?

İlk ve son “en severek okuduğum kitap” her daim Şeker Portakalı olacak. Ama en son seni sürükleyen ne okudun denirse, Zülfü Livaneli-Serenad diyebilirim. Güzel hikayeydi.

4- Şu an istediğin işi mi yapıyorsun?

Aslında evet. Esasen bir işte çalışıyor olmam gerekiyor ama ben işsizim, iş arıyorum ve bu süreçte de aslında en sevdiğim şeyi yapıyorum; Evdeyim 🙂

6- Öleceğini bilsen ömrünün son zamanlarını nerede, kimle geçirmek isterdin?

Son zamanlarımı çocuklarımla ve kocamla, ailemle geçirmek isterdim ama ölürken yanımda sadece annem olsun isterdim.

7- Favori şarkıcın ve şarkısı?

Ah bu her gün değişen bir soru benim için. Şartlar ne olursa olsun her zaman dinleyebileceğin bir sanatçı ve şarkı derseniz eğer, Pink Floyd-Great Gig In The Sky derim.

8- Her bölümünü heyecanla takip ettiğin bir dizin var mı?

Kuzey Güney ve şimdilerde Dexter 🙂

9- Keşke..?

Keşke çalışmak zorunda olmasaydım, keşke doğumlarıma müdahale etmelerine izin vermeseydim, keşke evlenmeden önce yurt dışına gitseydim, keşke bir sene daha üniversite sınavında şansımı deneseydim, keşke aklımıza ilk estiğinde Antalya’ya taşınsaydım, keşke emeklilik paramla borç ödemeyip ev almak için saklasaydım… Keşke’ler bitmez…

10- Kötü alışkanlıkların var mı?

Çok kinciyim, intikamcıyım. Olmayaydı iyiydi.

11- Sence ideal eş nasıl olmalı?

Kocam gibi olmalı. ama biraz daha sağlığına dikkat eden ve muhasebeci olmayan hali daha iyi olurdu 🙂

 

Benden bu kadar! Okuyan herkese ben de topu gönderiyorum, Sevgi gibi… 

Genel kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bu da Gol Değil…

9 ay kadar önce manasız gülme-ağlama krizleri, öfke patlamaları ve çocuklarımla iletişimimizin kopması gibi sorunlar sebebiyle psikiyatra gitmiş, bipolar bozukluk ve majör depresyon tanısı ve kutu kutu Prozac’la dönmüştüm eve. Sonra krizlerin yerini ilacın verdiği yapay mutluluk alıvermiş, kendimi ütüye vurmuş ama düzelmiştim sonuçta. Çocuklara karşı daha tahammüllü olmuştum, artık ütü birikmiyordu, iştahım bile kapanmıştı. Evet, 3 saatten fazla uyuyamıyordum ama enerjim yerindeydi işte. Sonra ufak bir yan etki yüzünden ilacı şak diye bıraktım, ki doktorun önemle üzerinde durduğu nokta, kesinlikle ilacın kontrollü bırakılması gerektiğiydi.

Son 1 aydır dengem yine bozuldu. Sosyal olayların insanların psikolojilerini etkilediğini bilirdim de, bu kadar hassas biri olduğumu bilmezdim. Her gün bir şehit haberi, şaibeli sınavlar (sana ne demeyin ben de girdim KPSS’ye), kısıtlanan özgürlükler, yalancı siyasetçiler, halka zarar veren ideolojiler, ayrıştırılan ve bölünen bir toplumun içinde yaşıyor olmak ve bunların hiçbirini görmeden musmutlu yaşayan bir cahiller ordusuyla sarılmış olmak… Zaten 2 çocukla bakacak kimsen yokken iş aramak yeterince travmatikken bir de üstüne bunlar eklendi de eklendi. Benim devreler yine yandı.

Yapamıyorum ve bilmiyorum yapanlar nasıl yapıyor!. Televizyonda paramparça olduğu için tabutu lehimlenen 22 yaşındaki askerin toprağa verilişini gördükten sonra nasıl akşam yemeklerine, ailelerine, çocuklarına, işlerine dönüyor insanlar nasıl? Yapıyormuş gibi görünmek ve yapmaya çalışmak beni o kadar yordu ki… O eski ruhsuz öfkeli halime geri döndüm ve yine mutsuzum. Kocam “Fazla muhalifsin başın derde girecek” diyor, konuşup yazamıyorsun. Çocuklarım her şeyden habersiz, geleceklerinden habersiz benden sevgi ve ilgi bekliyorlar. Orada çocuklar ölür ve yalancılar güçlendikçe güçlenirken onlara her sarılışımda bir eksiklik, bir yanlışlık ya da hiçbir şey hissetmezsem de suçluluk hissediyorum ben. TV karşısında her ağlayışımda gelip bana sarılıyorlar ve ben bir tek onların beni anladığına inanır oldum. Arkadaşlar desen… Anlatınca “kızım saçmalama hayat böyle ne yani hepimiz depresyona mı girelim?” diyorlar.

Cumartesi günü aklımda hep “Çok fazla acı var” diyerek kendini köprüden atan öğretim görevlisi kadın vardı. Onu o kadar iyi anladım ki! Bu belirsizlik ve adaletsizliğe tanık olmak bana çok ama çok acı veriyor ama mantığım hala baskın ve çocuklarım… Çocuklarım var benim! İyi olmam gerek… Tekrar hapa geri döndüm. Kimyasallardan mutluluk umuyorum, “amaan sen de!”dedirtsin bana bunu istiyorum. Susabileyim, ilahi adaleti beklerken sabırlı olabileyim istiyorum.

TV izlemeyeceğim, gazete okumayacağım, konuşan varsa dinlemeyeceğim, deneyeceğim bunu. Önerileriniz varsa onları da denerim, yeter ki işe yarar olsunlar…

Bilmiyorum o aptal mutluluğuna erişebilecek miyim?..

Genel kategorisinde yayınlandı. 8 Comments »

Şef Ceyda Baza ile Cook’lu Yemekler

Dün ilk defa bir blogger etkinliğine katıldım çooook eski bir arkadaşım sayesinde. EKS Mutfak Akademisi ‘nde gerçekleşen bu etkinlikte Cook ürünleriyle çok sağlıklı ve lezzetli yemekler yaptık. Mutfakta tüm malzemeleri elimin altındayken yemek yapmaktan ne kadar çok zevk aldığımı keşfettim aslında! Menümüz gayet güzeldi. Kağıtta Kabak, Yelpaze Patlıcan, Armutlu Milföylü Tatlı ve Poşette Somon yaptık.

Cook ürünleri arada sırada kullanıyordum ama açıkçası bu kadar pratik tariflerle hiç denememiştim. Bir kere tepsiye uygun hale getirmek için kesip biçmek (ve dolayısıyla ziyan etmek) zorunda kalmadığınız pişirme kağıtları varmış! Koyuyorsun tepsine ve cırt ucunu kesiyorsun tamam. Hem benim gibi bir avuç suyu 30 yerde kullanan biri için çok güzel bir özelliği daha vardı, o da pişirme kağıtlarının yıkanıp tekrar kullanılabilmesiydi.

Kağıtta Kabak hazırlama aşaması

Sonra poşette somon yaparken bir şey daha öğrendim ki, Cook’un buzdolabı poşetlerinde çoook sağlıklı buğulamalar yapmak mümkün. Malzemeleri poşete koyup kaynar suya attık. İlk başta poşet erir diye endişe ettim ancak erimediği gibi, sağlığa zararlı olmadığının da kanıtlandığını öğrendik şefimizden. Kokusuz bulaşıksız balık pişirme fikri çok hoşuma gitti açıkçası…

Poşette Somon ve Sebzeler ile üstünde şahane safranlı ve trüf yağlı sos.

Ayrıca streç filmlerin besinlere temas edebilen ve sadece kaplara temas eden 2 çeşidinin olduğunu öğrendim. Besinleri güvenle sarıp sarmalayabilirsiniz ve o film kaplara yapışmıyor. Ama diğer tip de kaplara yapışarak kokusu dağılmadan yiyecekleri saklayabilme imkanı sağlıyor. Ayrıca burada görüleceği üzere çocuklar için sevimli desenleri olan filmler de mevcut…

Tabii yemekler ve en son yaptığımız reyhan şerbeti şahaneydi. Şu an da benim şerbetim dolabımda soğumakta ve bu tarif için özellikle minnettarım Şef Ceyda’ya. Yemek yapmaktan müthiş zevk alan bir insan olmasına rağmen incecik, bakımlı, sebzelerle teması seven, eldivenin yapaylığını reddeden şahane bir şefti. Çok acele yemek yaptığımı farketmemi sağladı aslında. Evde çocukların gazabına uğramayayım diye her şeyi hızlı yapmaya alışmışım sanırım. Kesilmemesi gereken patlıcan sapını kestim ve hiç yapmadığım bir şey yaparak tereyağ erimeden unu koyuverdim! Sonra bir sakinledim tabii, dinledim, o yelpaze patlıcanı yaparken mesela çok keyif aldım.

Patlıcanı soslarken...

Evet… Gelelim yeni tanışmalara, eski dostun keyifli gülümseyişine… Tabii benden başka birçok blogger vardı. Kalemi güçlü arkadaşlar edinmek hoş. Ama tabii Leyla bir başka güzel rastlantıydı benim için, günün bonusuydu. Çok neşeli, sıcakkanlı, benim gibi çok okuyan, benimle hemen hemen aynı şeyleri okuyan, çok gezen, gezdiklerini anlatan bir aslan yükselenli aslan. Ayrıca 12 sene sonra tekrar iletişim kurabildiğim ve tazelediğim taptaze dostum Riella’yı da görmek, onun o sımsıcak güneşli tebessümünü tekrar görebilmek, düşünülmek, hatırlanmak çok ama çok güzeldi.

Kısacası çok eğlendim, çok keyif aldım, şahane bir gün geçirdim. Leyla ile pazartesi Kıbın yapmayı düşünüyoruz, onu da paylaşmaya çalışacağım. Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler!

Yelpaze Patlıcanın son hali

enfessss milföylü armutlu dehşet tatlımız

Leyla ve Ben</a

Genel kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Değişmeyen Tek Şey

Son zamanlarda ne çok şey değişti hayatımızda… Defne bıcır bıcır konuşmaya başladı. Doğduğunda kısacık olan o seyrek kirpikleri upuzun oldu, gürleşti. Gözlerinin mavisine yeşil, sarı, kahverengi hareler ekleniverdi birden. Saçları omuzlarına düşmeye başladı. Daha içli ağlamalar, daha öfkeli bağrışmalar eklendi kişiliğine kızımın. Karakteri belirginleşmeye başladı. Sevdikleri sevmedikleri çıktı ortaya. Koşarken daha dengeli, küserken daha kırgın, alırken daha vicdanlı oldu birden.

Oğlum desen ayrı dünya. İki ay sonra “büyük okula” başlayacak 7 yaş görünümlü bir beş yaş çocuğu oluverdi. Daha anlayışlı ve istemediğinde daha anlayışsız bir küçük erkek var karşımda artık. Heykellere dudak ısırtacak güzellikte vücudundan birhaber bir sarışın, bir güneş kafalı yakışıklı oldu. Otokontrolünü eline almaya başladı. Kendini frenlemeyi ve bazen de 3 yaşına geri dönüp umursamazca isteklerini ön plana almayı da başarıyor artık. Büyük insanların dünyasına daha aşina, daha yakın br olgunlukla yetişiyor küçük adamım.

Ya ben? Ben değişmedim mi peki? Yine dengesiz umutsuzluklarım var ama sanırım daha kolay başediyorum artık onlarla. Daha fazla çözüm üretir oldum. Yaşımın olgunluğuna erişemedim belki ama çok daha küçük yaşlarda yakalamamış mıydım zaten o ciddiyeti? O pervasızlığı ve o bencilliği? Hala çok fikrim, çok vaktim ama az isteğim var. Hiçbir zaman üçünü aynı seviyede biraraya getiremedim. Hala insanlar kırılmasın üzülmesinler diye kendimi tutuyor ya da içimden gelmeyen şeyleri yapıyorum. Azalttım ama bitiremedim bu huyumu. Öyleyse hala içimde biraz “sosyal iyilik” kalmış, değil mi?

28 yaşımın sonlarındayım. Gençmişim gibi hissediyorum ama artık yapamayacağım öyle çok şey var ki. Bu yaştan sonra parlak bir kariyer sahibi olmak mesela? Neden olmasın diyenler var, duyuyorum ama aynı noktaya geri dönüyorum o zaman işte. Çünkü bunun için hiçbir zaman isteğim olmadı. Hiçbir zaman kendimi birkaç insanı yönetebilen bir yönetici gibi hayal etmedim, edemiyorum. İstemiyorum da. Para için çalışıyor olduğumuz gerçeğini yadsıyamıyorum. Kazanmak, daha çok kazanmak, daha çok sahip olmak, daha daha daha… Sonunu göremiyorum, bana doyum vermiyor. Belki de bu yüzden birçok iş yaptım ama tutunamadım. Hırsım, tutkum olmadığından. İstemediğimden. Oysa istesem kökünden sökerdim, biliyorum.

Kocam da değişti son bir senede. Geçen sene daha çok kavga ediyorduk, artık çok az tartışıyoruz. Bir çeşit huzur yakaladık galiba sonunda. Hayır, birbirimize uyum sağlamadık ama törpülendik biraz. Çok uyumsuz ve çok uyumluyuz, bu bizi sarstı bence. Damak tadımız, yaşam tarzlarımız, dinlediğimiz müzik, isteklerimiz gibi konularda uyumlu olsak da, çok farklı kişilikleriz aslında. Farklı yetişmiş farklı insanlarız. Ben hayalleriyle doyan biriyim, o ise hayal bile kurmayan bir adam. Uyum yakalamak zor elbette. Aslında tam bir uyum da denemez. Kabullenme olabilir. Böyle durumlarda tel gözlük takıp felsefeye kafa patlatmanın manası yok. Herhangi bir komşu kadın gibi düşünüp, “2 çocuk, 12 sene sonra neyin uyumsuzluğu bacım?” da diyebiliriz bu sonuca aslında. Yok öyle hem özgürlüklerinin peşinden koşup hem de aile sahibi olmak. Her seçiş bir vazgeçiş sonuçta. Yeter ki uğruna vazgeçtiklerine değsin. Ki değdi, değiyor.

İçindeki yumuşaklık derinleştikçe kabuğu sertleşen bir böceğe benzedim yıllar sonunda. Mutsuzluklarım arttıkça mutlu olacak daha çok şey görmeyi becermeye ve daha çok hayaller kurmaya başladım. Daha merhametli ama merhametimi göstermekte daha seçici oldum. İnsanları söküp atmayı öğrendim. Kararlarımın arkasında durmayı ve kararında insan silmeyi. Daha da, daha da güçlü olmak, kişiliğime yapılan saldırılara karşı daha hızlı yanıt verebilmek, işte benim de hedefimde bu var artık. Tabii bu beni bazen çirkinleştiriyor. Yalnızlaştırıyor. Anlaşılmaz gözüküyorum, biliyorum. Fakat bunu böyle yapmazsam, rock konserinde kendini kaybedip sahneye doğru yığılan insan kalabalığında ezilen bir çocuk gibi kaybolurum. Oysa benim güçlü olmam lazım. Anneyi, babayı, kocayı falan geç. İki tane çocuk var benim gücüme ihtiyacı olan. Ben ağlak, mazlum, ezilmiş bir anne profiliyle çocuklarımı kendime görünmez iplerle bağlamak istemiyorum. Çocuklarına sürekli dert anlatan, ihtiyaç sahibi bir anne olmak da istemiyorum. Annem gibi güçlü, ayakları sağlam basan bir kadın olmak, çocuklarıma da bu gücü ve dayanıklılığı hissettirmek istiyorum.

Bazı çocuklar -ki onlar bugünün yetişkinleri aslında- annelerine olan bazı hislerini sevgi sanıyorlar. Ne zavallı bir ilişkidir bu halbuki! Oysa dışardan bakıldığında o hissin sadece ve sadece acıma olduğunu görebilirsiniz. Hep ezilmiş, hep itilmiş kadınlar, çocukları büyüyüp hayata atıldıklarında çocuklarını kendilerine bu mağdur edebiyatıyla bağlıyorlar aslında. “Beni sevmelisin ve benimle ilgilenmelisin çünkü beni hiçkimse sevmedi, benimle kimse ilgilenmedi” mesajını veriyorlar bilerek veya bilmeden. Koca koca adamlar nasıl da bebekleşiyorlar birden annelerine “babalık” yaparlarken, fark ettiniz mi hiç bunu?

Dünya da değişiyor, fikirler de, akımlar da. Dün yanlış dediğimiz şeye bugün doğru diyoruz. Hangimizin doğru yaptığını gösterecek tek şey ise zaman. Klişe ama yorgunum ben. Benim gibi tembel ve durgun birine göre çok hızlı bir dünya bu. Hiçbir şey in olduğu gibi kalmadığı bir karmaşa. Hızına yetişemiyorum, mecburiyetlerim beni sürüklüyor çok bitkin düşüyorum. Yapmak zorunda olduklarımla yapmaya uğraştıklarım arasında kalmış durumdayım ve hiçbiri tam olmuyor gibi hissediyorum.

Güne her zaman neşeyle başlayabilen Defne gibi olmak çok isterdim. Her sabah sorumluluklarını ve günün planını kendine hatırlatan Kuzey gibi. Başına her gelene boyun eğip asla karşı gelmeyen kocam gibi. Fakat ben hep bir mücadele içindeyim. Sabahları ağrılar içinde ve hep uykumu alamamış olarak uyanıyorum. Plan desen gün içinde yapılırsa yapılır yoksa yok. Neşe? Beni uzun zamandır tek neşelendiren şey çocuklarımın arasındaki ilişkiyi gözlemlemek. Evet sadece bu. Düşünüyorum ama başka neşeli bir an bulamıyorum.

Ve ben annem gibiyim. Kendiyle, çevresiyle, içiyle, eşyalarla, her şeyle savaş halinde. Ayağını kapıya vurup bütün bir gün her şeye kızabilen, bazen kendini neşeye boğan bazen de kederden boğan. Manik ve depresif. Kendim olmaya ne zaman başlayacağım ben? Belki de bu kendimim. Bundan nasıl emin olacağım? Bilmiyorum.

Son zamanlarda ne çok şey değişti hayatımızda. Defne’nin kirpikleri, Kuzey’in duyguları, kocam. Yorgunum ben…

Genel kategorisinde yayınlandı. 4 Comments »

Depresif Bir An

Bazen bir şarkıyla zamanda yolculuk yapabiliyorum. Kelebek Etkisi filmindeki o çocuk gibi birden mekan değişiyor, eşyalar, kokular, sesler değişiyor. Ben değişiyorum. Gözlerimi açtığımda artık o andayım, o anda yaşıyorum. Her şey o kadar canlı ki, şüphe ediyorum kendimden. Bu kadar güçlü hayal edemem diyorum, bu kadar net olamaz…

Hislerim de dönüşüyor. Annem evi temizliyor, ben de yardım ediyormuş gibi yapıyorum aslında. Aklım oyunda, kitaplarımda…Ya da balkondayım, tahta mandallardan sarmallar yapıyorum, annem çamaşır asıyor. Dragos’ta karda yürüyoruz villalara bakarak. Ayağımda kırmızı lastik çizmelerim. Üstünde kardan adam var. Hiç sevmediğim bir şekilde pantolonumun paçaları içine sokulmuş. Anlar öyle çok ki… Ama nedense ne zaman çocukluğuma dair görüntülere gitsem içimde bir tamamlanmamışlık oluşuyor. Sanki az sonra kötü bir şey olacakmış gibi. Hiç mutlu hissetmiyorum kendimi. “Ah be! Ne güzeldi!” diyemiyorum. O andan çıkmak, kaçmak istiyorum. Müziği kapatıyorum. Şimdiki zamana dönüyorum. İçimde, az önce korkunç bir canavardan kıl payı kurtulmuşum gibi bir his.

Bu beni hep hayalkırıklığına uğratıyor. Çok küçükken de bebeklik resimlerime baktığımda “beni hep yalnız bırakmışlar” diye düşünürdüm. Fotoğraflarda hep yalnızım, hep yalnız bırakılmışım, beni terketmişler. Bir çeşit 80’ler depresyonu mu bu? O senelerdeki karamsarlığın bir ürünü mü acaba? 12 yaşıma dek beraber olamalarına rağmen anne ve babamla birlikte, üçümüze ait hiçbir anı hatırlamayışım bu sıkıntılı senelerin bir getirisi mi?

O her şeyi çok net hatırlayan ben, babamla ilgili neden hep kötü şeyleri hatırlıyorum? Babamın bacağına taş dolu topun girmesi, bacağının kesilme tehlikesinin olması, o yara… Hastaneye yatması, böbreklerinden hastalanması, evde hep kan işemesi… Geç, çok geç gelmesi, annemin etrafıma tüm bebeklerimi dizerek ve ağlayarak beni uyutmaya çalışması. Hiç iyi bir an yok mu? Yok. Belki Red Kit çizmesi bana ya da her gün bir Kinder yumurta getirmesi. Eh işte.

Halbuki o kadar da dramatik bir çocukluğum yoktu. Her yere girerdim, her yeri gezerdim. Aylarca tatiller yapardım. Güzel giyinirdim, oyuncaklarım güzeldi… Buna rağmen mutsuzdum sanırım. Evet çok mutsuzdum. Belki de o kadar erken okumaya başlamamalıydım. Belki de annem bu kadar baskın olmamalıydı. Belki de anne ve babamın birbirleri için yanlış insanlar oluşunu çok erken algılamıştım. Hep biteceğini biliyordum. Bundan korktukça kendi hafızama, kendi belleğime sığınıyordum. Kimse bu korkumu anlamıyordu, kimseye anlatamıyordum. Belki de çok uzattılar bilmiyorum.

Bunca mutsuzluğa rağmen hala o şarkıları dinlemek, o anlara dönmek saplantısındayım. Gözlerimi kapayıp oraya gitmek ve 28 yaşındaki halimle olaylara bakmak, onca yıla rağmen “yine olsam yine aynısını yapardım” demek. Yaşadığım her şeyden emin olmak, “keşke bunu şöyle yapmasaydım” dememek, beni biraz rahatlatıyor.

Erken olgunlaşmalarına izin vermemeliyim çocuklarımın. Hayatın mutluluğunu sünger gibi çekip mutlu olacakları şeyleri kendileri yaratmayı öğrenene kadar korumalıyım onları…

Genel kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Değişik Bir Mim

Şu “mim” olayına hastayım, hep olsa da yazsam yazsam diyorum… Rüzgar’lı Günler ve Geceler’e teşekkür ederek başlayalım. İsteyen üzerine alınıp yazsın, biz de okuyalım.

İşte benim 7 gerçeğim:

1) Çok sivri dilliyim. Annemin “Pabuç kadar dilin var” lafının hakkını verecek kadar hem de. İçimde duranı söylemeden edemiyorum. Bu çoğu zaman her şeye muhalefet oluyormuşum gibi algılansa da kendimi değiştiremiyorum. Karşımdaki kırılsa da üzülse de diyeceğimi demeden bırakmıyorum. Allah’tan özür dileme ile ilgili bir sorunum yok, oradan biraz toparlıyorum.

2) Rüzgar’lı Günler ve Geceler’den infantil amnezi olduğumu yeni öğrendim ama zaten başımda lanet mi, şans mı bilemediğim bir “hipermnezi” vakası vardı. Her şeyi dün gibi, detaylarıyla, renkleriyle, kokularıyla hatırlarım. İsimler, kıyafetler, konuşulanlar, gereksiz olanlar zihnimde pırıl pırıldır. Birkaç aylık bir bebekken çırılçıplak bir şekilde tartıldığımı, kollarımın metal kısma değdiğinde üşüdüğümü, doktorla annemin konuşmalarını ve solumda kalan duvardaki zürafalı boy ölçeri hatırlayacak kadar net bir hafıza. Çok yorucu ve çoğu zaman da çok üzücü bir şey aslında…

3) Erkeklerle arkadaş olmayı kadınlarla arkadaş olmaya her zaman yeğlerim. Çok yakın bir dostum (ki erkektir kendisi) bana “Sende erkek beyni var” demişti. Sanırım bu yüzden kadınlarla pek anlaşamam. Küçükken de yaşıtlarımla anlaşamazdım zaten. Kadın yöneticileri de asla sevmiyorum ve çoğunun kompleksli kadın düşmanları olduğuna inanıyorum.

4) Çok negatif bir insanım, pesimistim. Her şeyin önce kötü yanını görür ve düşünürüm. Bu özelliğim dezavantaj gibi görünse de aslında büyük bir avantaj, şöyle ki; Çok hayal kırıklığı yaşamıyorum çünkü beklentilerimi hep düşük tutuyorum (artık) ve birçok insanın “pozitif olayım evren beni baş tacı etsin” yaklaşımı yüzünden kaçırdıkları detayları görebiliyorum.

5) İnsanlara güvenmiyorum. Biri beni kazıkladığında asla şaşırmam. 10 güven kapım varsa kocama bile 1’i kapalıdır (ki kendisi annemden sonra en çok güvendiğim kişi olur). Herkesten her şeyi beklerim. Evet çok yorucu bir duygu bu güvensizlik ama zaman kötü, yapacak bir şey yok.

6) Çoğu zaman bir kadın olarak erkekleri (sanatçı, oyuncu, şarkıcı vs.) beğendiğim kadar kadınları da beğenip seçiyorum. Seksüel bir beğeni bahsettiğim. Yani nasıl Mehmet Günsür’e hastaysam, Megan Fox’u da aynı ölçüde hoş bulabiliyorum. Sanırım biraz androjen bir yapım var, bilemiyorum.

7) Birçok kadının aksine çok az ayakkabım vardır. Sebebi ise ayakkabı konusunda çok seçici ve zor beğenir olmam. Sivri uçlu ayakkabı asla giymem, topuklu giyemem vs. 11 senedir giydiğim botlarım var mesela, ayakkabılarımı çok iyi kullanır, zor eskitirim. Ayakkabı takıntısı olan kadınların da çocukluğuna dönmek lazım diye düşünüyorum çünkü benim küçükken her kıyafetime uygun bir ayakkabım vardı, her renk Converse’im vardı mesela, doyduğumdan mıdır nedir şimdi çok beğenip az alıyorum.

Eh ne diyorsunuz? Çok da ilginç sayılmam herhalde. En absürd yanlarım bunlar. 2-3 tane de asla yazamayacağım, asla paylaşamayacağım şeyler var ki onlar da bende kalsın, infial yaratmayalım şimdi, dermişim!

Mim’i alınanlar lütfen link bıraksın, anket tarzındaki yazılara bayılırım zira. Sevgiler!

Genel kategorisinde yayınlandı. 10 Comments »
%d blogcu bunu beğendi: