Hayatı Kendine Zehir Etme Sanatı

Geçenlerde Blogcu Anne lohusalıkla ilgili yazdığı bir yazıda felaket senaryolarından bahsetmişti. Nasıl da tanıdık geldi bana bu senaryolar! Öncelikle yalnız olmadığım için mutlu oldum, benim gibi bir çok kadının hatta bir erkeğin de aynı senaryolardan muzdarip olduğunu bilmek nedense beni oldukça rahatlattı.

Ben bu senaryolarla hayatı kendine çoğu zaman zehir eden biriyim. Pesimistliğin sınırlarını zorlayan bir yapım var. Benim için bardağın yarısı hep “boş”.

Evde yatağa yatarım, tam uyku böcüleri gelmişken; “açık kalsın boş ver”, “radyasyon yayıyor ama”, “olsun başka odadayız”, “bitişik odada Kuzey var”, “bilmediğimiz ne zararları vardır kim bilir, kalk kapat şunu!”, “uykum kaçacak ama kalkmak istemiyorum”, “çocuklara bir şey olursa vicdan yaparsın kalk”… Kalkarım, modemi kapatırım, geri yatarım. Uykum kaçmış olur, işkence başlar.

Kuzey ellerini yıkamamıştır, yıkatamamışızdır, uykuya yenik düşmüş yatağında yatmaktadır. Giderim yanına;

“Oğlum kalk, ellerini yıkayalım bak her yere sürdün.”
“Hayıııırrrrrrrrr! Git!”
“Ama annecim bak mikroplar, hastalık, sümük, vs..”
“Git dedim!”

Giderim, el dezenfektanı alır gelirim, ellerini ovarım güzelce. İşlem bitince Kuzey başparmağını ağzına sokar. İç ses başlar:
“Kimyasal alıyor çocuk şu an bünyesine.”
“Ama temiz en azından mikrop almasından iyidir.”
“Kanser yapıyor ama kimyasallar.”
“Ona gelene kadar neler kanser yapmıyor ki!”
“Ne biçim annesin, ne düşüncesizsin.”
“Sokakta yalınayak büyüyen çocuklar var, ben iyiyim.”

Kalkarım yerimden, temiz bir havluyu ıslatıp Kuzey’in ellerini tekrar silerim. Kuzey uyanır, dolaşır, sinirlenir, Uğur kızar.

Yola çıkıyoruz, Uğur Defne’yi bağlıyor, ben de Kuzey’i. Uğur Defne’yi sımsıkı sabitler, ben de Kuzey’i bağlarım ama azıcık gevşek mi kalmıştır sanki? İç ses başlar:

“Kaza olsa, çocuk fırlayacak, sıksana şunu.”
“Kısacık yola gidiyoruz, hem karnı ağrıyor.”
“Ölmesinden iyidir karın ağrısı, sık şunu.”
“Sıktım zaten bu kadar oluyor”
“Kandırma kendini, iyice sık, çekiştir kemeri bakayım.”
“Yapamıyorum gerçekten bu kadar oluyor!”
“Beceremiyorsan kocana söylesene adam kuvvetiyle sıkıversin, gevşek kalmasın”

Uğur’a söylenir, kontrol eder, tamam der, homurdanır.

Yolda gidiyoruz, Uğur’la tartışıyoruz gibi, susuyorum. İç ses geliyor yine…

“Aptallık yapma, iyi geçin kocanla, ya bu son konuşmansa?”
“Hep böyle düşünüp iyi davranan, alttan alan ben olursam bu hayat çekilmez ki ama?”
“Ya bu son alttan alışınsa? Az sonra ölürseniz? Kaza olsa vs.?”
“Ama insan ilişkilerim fena bozulur böyle olmaz bu iş!”
“Sen bilirsin ben demiş olayım!”

Aniden konu değiştirilir, sessiz barış yapılır, sinirlenilen konu havada kalır.
Allah’ım uzar da gider bu, uzar da gider! Nedir bu evham mı? Karamsarlık mı, nedir? Birisi geç kalsa benim nabız 130’u vurmaya başlar, kesin kötü bir şey olmuştur. Doktora gittiğimde basit bir hastalık söylese “kesin fark etmedi bu doktor benim hastalığımı” der ve ilacı kullanmam.

İşin kötüsü, ne düşünsem o olur… Dün Defne ve Kuzey’in oyuncaklarını toplarken Defne’nin ağzına kaçabilecek kadar küçük bir parça gördüm ama kayboldu gitti sepetin dibinde. Dibini eşelesem mi eşelemesem mi derken, “Aman!” dedim, “Nasıl olsa hep yanımda oynuyorlar, dikkat ederim.” Akşam oldu, Kuzey sepeti baş aşağı etti ve küçük parça Defne’nin tam önüne düşüverdi! Görmeyebilirdim, yutabilirdi!

Nasıl olsa misafir gelmeyecek diye kendimize kadar yaptığım yemeğin gününde arkadaşlar geliverir yemeğe ve bu mutlaka benim aklımdan geçmiş olur.

Eskiden daha fenaydım ben. Ütünün fişini çekip çekmediğimden her seferinde emin olamadığım için birkaç kez çantamda ütüyle dışarı çıkmışlığım var.

Hayır, takıntı değil bu. Hayatıma devam ediyorum çünkü rahatça. Fakat arada gidip geliyorum işte, felaket senaryoları, gereksiz endişeler, her mutlu anımda bu anın son mutlu anım olma ihtimalini düşünmek…

Zaten karamsardım, bunun farkındayım ama bu son günümmüş gibi davranma işi gerçekten sıkıcı oluyor artık. Çünkü insanlarla olan mesafelerimde sorun yaşıyorum. Sert olmam gereken bazı durumlarda olamıyorum. Tavır koymam gereken yerlerde koyamıyorum. Küstüysem biriyle, haksız da olsam ilk adımı ben atıyorum. Bu durum sevgili dostum Begüm’ü kaybettikten sonra daha da arttı. İki gün önce konuşmuştuk ve iki gün sonra (iki gün nedir insan ömründe farkında mısınız?) Begüm’ün vefat ettiği haberini aldım. Aynı gün annem uçakla Antalya’ya gidiyordu. Helalleşmeler, ağlamalar, çarpıntı…

Velhasıl, ben hayatı kendime bir güzel zehir ediyorum işte. Ediyorum da ediyorum, dozunu ayarlayamıyorum. Anları yakalayamıyorum.

Oysa eskiden, cep telefonları yokken, eve en geç 20:00’da gitmem gerekirken, saat 21:00 olmuşken ve ben hala vapurda bizim yakaya geçmeye uğraşırken, annemin burnundan çıkan dumanlar Avrupa Yakası’ndan bile gözüküyor gibiyken kız arkadaşımla birbirimizi şöyle ferahlatmıştık; “Şu an bu vapurda olmak dışında yapabileceğimiz bir şey yok, eve gidene dek sızlanmak yerine, vapurun, denizin ve bu dolu günü tadını çıkartalım bari!!! “

Eve gidip basit bir açıklama yaptığımda annemin hiç kızmadığını da söylemek lazım tabii!

Genel kategorisinde yayınlandı. 5 Comments »

Titizlik Belası!

Hangi kadına sorsanız “Ben çok titizim şekerim!” der. Der mi? Bu, her ilgi çekmek isteyenin “Bende simetri hastalığı var!” demesi gibi bir şey oldu sanki. Titizlik bir erdem mi, hastalık mı?

Titizlik bir çeşit aşırılık durumu. Temizliğin abartılması, çoğunlukla takıntı halini alması, bir sınırının olmaması gibi… Ben de biraz abartanlardanım. Çocukluğuma inmeye falan da gerek yok üstelik, annem bildiğiniz “titiz”. Hijyen perisi bir anneniz olunca, ister istemez bazı konularda saçmalayabiliyorsunuz.

Nasıl mı saçmalanır? Kendimden ve gözlemlerimden derlediğim listeye buyuralım;

• Her akşam yatmadan önce klozet çamaşır suyuyla fırçalanır. (Ben)
• Misafirin yakınlık derecesi ne olursa olsun insanlar gittikten sonra kapı kolları çamaşır suyu eklenmiş suyla silinir. Hatta ovulur! (Annem)
• Yağ sıçrıyor, temizliği zor oluyor diye kızartma falan yapılmaz, her yemek sonrası aspiratörün filtresi makinede yıkanır, 2 ayda bir filtre değiştirilir. (Ben)
• Halılar yıkamaya verilmeden önce evde silinir. (Ben ve birçokları)
• Örgü şişine sarılan bezle pimapenlerin el girmeyen kısımları kazınır ve temizlenir. (Temizlikçi İlkay Abla)
• Yastık kılıfının altına havlu kılıf geçirilir, yetmez, normal kılıfın üstüne de havlu serilir! Bu yastık,yazın çok terleyen eşe verilir. (Ben!)
• Ev kirlenmesin diye misafir çağrılmaz, türlü bahaneler uydurulur. (Bir arkadaşın görümcesi)
• Ev temiz olmuş mu diye kontrol etmek için beyaz çorapla evde volta atılır. (Ben)
• Mutfağa asla asla asla halı serilmez ve her yemekten sonra yerler silinir. (Ben)
• Yardım için temizlik yapan eşten dosttan rahatsız olunur, iç içe sığmaz. Bazen temizlik yapmaktan sohbet kaçırılır, sinir olunur yine de yapmadan durulmaz. (Ben)

Liste uzayabilir. Ne kadar can sıkıcı değil mi? Ama olmuyor işte yapmasan, elde değil. Şahsen ben ev temiz olmayınca hiçbir şey yapamıyorum. Ev kirliyse, dağınıksa yazı yazamıyorum, kitap okuyamıyorum ve hatta yemek yapmak istemiyorum. Ev hep otel odası gibi olsun, yataklar hep jilet gibi olsun istiyorum. Eş dağınık, Kuzey bazen “Yeşil Adam” olmaya meraklı ki o zamanlar evi talan ediyor ve küçük bir bebeğin bezi, mendili, giysileri hep etrafta, hep hep dağınık evim! Bazen pes edeyim diyorum, ev nasıl olsa kira, duvarları silmesem de olur, boşver, süpür otur diyorum ama olmuyor.

Biliyorum ki “takıntı” olabilmesi için günlük yaşantımı etkiliyor olması gerekiyor. Etkiliyor mu? Bilmiyorum, çünkü çok uzun zamandır aynı rutindeyim. Aslında daha kötülerini de gördüm. Mesela annemin elbise dolabında kıyafetleri renklerine göre dizilidir. Açıktan koyuya doğru, ütülenmiş. Ben ütüden vazgeçeli bir sene falan olmuştur oysa ki.” Yıka, kaldır, lazım olunca ütüle” yöntemiyle huzuru buldum. Sadece çocukların kıyafetlerini ütülü kaldırıyorum, bir de yastık kılıfları ve ee tamam evet iç çamaşırlarını da ütülüyorum. Havluları da belki!

Ne zaman gitsem evleri cillop gibi olan arkadaşlarımız var. Demek ki “takıntılı” değilim. Geldiklerinde “ İki çocukla bu evi nasıl böyle temiz tutuyorsun?” diyenler de var. Demek ki hem takıntılı değilim hem de yeterince temizim.

Kuzey son bir-iki aydır kaka yapmaya giderken tüm kıyafetlerini çıkarmamızı istiyor. Okulda bunu yapmadığını öğrendik. Pedagog Kuzey’le konuşmuş, Kuzey şöyle demiş: “Eğer kıyafetlerimi çıkartmazsam üstüme kakalar sıçrayabilir ve annem buna çok kızar.” Sonuç olarak Kuzey benim temizlikle ilgili zaafımı fark etmiş durumda ve bunu bana karşı kullanıyor. Üstüne sıçrama gibi bir korkusu yok, bu yolla beni cezalandırıyor sadece… Bu bana bir şeyleri yanlış yaptığımı düşündürtüyor. Ne dersiniz?

Siz nasılsınız bu konuda? Titiz misiniz, temiz mi?

Genel kategorisinde yayınlandı. 9 Comments »

Zaman Geçmek Bilmedi Ki!!

Dönem dizilerini seviyorum. Son zamanlarda çok çok iyi işler yapıyor yapımcılar. Kaliteli, izlenebilir diziler yapılıyor. Çemberimde Gül Oya, Hatırla Sevgili, Elveda Rumeli, Hanımın Çiftliği bunlardan bazıları. Şimdi de en heyecanla beklediğim dizi “Öyle Bir Geçer Zaman Ki”. Oyuncular büyüklü küçüklü mükemmeller. Sanki oluyor bitiyor da ardından izliyor gibiyim, kaptırıyorum kendimi, içime dokunuyor bazı sahneler. Dedim ya, iş iyi, özenli, yiğidin hakkını yiğide!

Madem yiğidin hakkını yemiyoruz, o zaman bir yanlışa da değinmem lazım geliyor. Bir süredir “Akıllı İşaretler”le programları sınıflandırdılar. Dizi başlamadan evvel “genel izleyici” sembolü çıkıyor. Allah aşkınıza! Kime göre genel? Neye göre genel?! Minicik bir çocuk önce arabanın altında kalmaktan son anda kurtulup şoka giriyor, sonra bir Hollandalı’dan okkalı bir osmanlı tokadı yiyor, sonra annesini istiyor babası anneye götürmüyor onun yerine deniz kenarına gidip kendi kendine konuşuyor, çocuk yanından usulca kalkıp denize düşüyor ve çocuk çırpınırken dizi bitiyor!!! Benim çocuğum bunu izlerse psikopat olur, psikolojisi bozulur. Bu hiç genel izleyici kitlesine hitap ediyor mu? Saçmalamayın yahu! Saçmalamayın!

Agresif ergen Mete, baltayı kapıp babasının peşine koşuyor mesela. Habire kavga ediyor, zor bir ergenlik geçiriyor. Evini yakıyor, babasına girişiyor, deli gibi dayak yiyor. Bu nasıl “ailece” izlenebilir? Bu sembollerin sınıflandırmasını kim yapıyor acaba? Ben kanıp çoluğumla çocuğumla bunu izliyor olsam, meraklı 4 yaş çocuğuma nasıl açıklarım tüm bunları?

Haremiyle, kadınlarıyla ünlü padişahlar azıcık öpüşüp göğüs kılları görünecek kadar soyununca bakanından yazarına kadar millet ayaklanıyor, abartıp mehteran takımıyla protestolar ediliyor ama buna gık çıkaran yok! Öpüşülsün, sarılınsın bir şey demiyorum, aşktan, cinsellikten daha doğal bir şey yok, sınır aşılmadıkça çocuk izleyebilir anlarım bunu ama küfür, şiddet, ahlaksızlık peşinde koşan kadınlar, aşşağılamanın, küçük düşürmenin zevkine doyamayan gözünü hırs bürümüş tiplerin bulunduğu bir diziye de genel izleyici sembolü konulmamalı bence. En azından 7+ de veya şiddet içerir sembolü ekle, değil mi?

Yanlış anlaşılmalar olsun istemem, ben dizileri izlemeyelim, böyle şeyler içeren diziler yapmasınlar demiyorum. Aksine beğeniyorum, içime işliyor, kah gülüyorum kah ağlıyorum, etrafımdakilerle özdeşleştirip keyifleniyorum veya hassas yanlarımı keşfediyorum bu dizide ama tüm bunları bir “yetişkin” gözüyle izliyorum. 4 yaşında bir çocuğun gözünden baktığınızı bir düşünür müsünüz? Anne babanın ayrılması, baba rolündeki adamın anne dışında başka bir kadınla öpüşmesi, babasına seni seviyorum diye haykırırken babasından dayak yiyen bir çocuk… Çok sert duygular var bu dizide. İzlemesem de Şüphe isimli dizide de genel izleyici sembolü olduğunu biliyorum ve fragmanından gördüğüm kadarıyla birisi bir kıza ateş ediyor, kurşun yavaş çekimde kıza doğru gidiyor falan… Bunlar küçük hatalar değil, hafife almamak lazım. Bir anne olarak hassas olsam da inanın bu konuda abartmıyorum.

Bu işte bir yanlış var, düzeltilmeli!

Genel kategorisinde yayınlandı. 4 Comments »

Mobbing

Evet, günün güzel haberi bu sanırım; Mobbing konusu artık Türk Hukuku’nda, yasalaşmış durumda.Türk’lerin sıcakkanlı ve samimi bir toplum olmasının en büyük dezavantajı iş ilişkilerinde görülüyor benim fikrime göre. Zira bugüne dek benim karşılaştığım işyerinde psikolojik taciz durumları hep buna dayanıyordu. Mesela yöneticim beni kenara çekip, “Bak Mehtap, madem paraya ihtiyacın var, mesaiye kalmalısın, aksi taktirde iş akdini fesh ederler. Mesaiye kalmayanlar için iyi düşünmüyorlar..” demişti. Öncelikle paraya ihtiyacım olduğunu biliyordu ve bunu kullandı, üstüne üstlük zorunlu olmayan bir mesaiye kalmam için beni iş akdimi fesh edebilecekleri tehtidiyle taciz etti. Hep samimiymiş, sanki ben düşünüyormuş gibi gibi bir yaklaşımla baskılarını sürdürmeye çalıştılar. Sırf bu baskı yüzünden bir gün hamileyken, hastayken ve de üstüne raporluyken işe geldiğim gün olmuştur. Bunu çalıştığım bir çok işyerinde yaşadım. Tam anlamıyla kurumsal olan ya da hiç kurumsallıkla alakası olmayan yerlerde çalıştım. Hepsinde de en çok düzene oturtulmuş şey mobbingti aslında. İşler hep bununla yürüyor neredeyse!

Benim bu konudaki en çok dikkatimi çeken şey, kadınların kadın çalışanlara daha çok mobbing uyguluyor olması. Kadınlar her zaman daha hırslılar iş konusunda. Bu aslında askerlikteki dede-torun ilişkisi gibi. Acemi asker önce paspas yapar, pis işlere koşar, en kötü nöbet saati onundur. Acemi asker tüm bunlara katlanır ve yeni bir dönem asker geldiğinde o artık “dede” olur. Paspas sırası yeni gelen askerdedir, dede asker daha rahat askerlik yapmaya başlar ama çektiği acılar asla yeni gelen askere iyi davranacağı anlamına gelmez. İşte de aynı durum geçerli. Acemi kadın işçi stresli iş ortamında işe başlar. En fazla mesaiyi o yapar, en rutin ve sıkıcı işler onundur. Kendini de göstermek, körelmemek ve amirlerinin gözüne girmek zorundadır. İşe geç kalamaz, kötü giyinse, makyaj yapmasa hemen dışlanıverir, çocuğu hastalansa izin alamaz, birazcık hastalansa işi savsaklıyor derler… Tüm bunlara dayanıp, sağ çıkabilmesi gerekir. Bununla da yetmez. Her zaman işini çok iyi yapmak da gerekir. İyi giyinmek, görselliği yüksek tutmak da işin gereklerinden sayılır. Sonunda acemi işçi diğerlerine benzemeye başlar ve “diğerlerine benzeyen”i, diğerleri, asla “kendilerine benzemeyenler”le aynı statüde tutmazlar. Bu işin sonu terfi ya da istifadır!
Ben hiçbir zaman makul saatlerde kalkabildiğim bir işte çalışmadım. Dolayısıyla işe makyajlı ve tamamen uyanık gittiğim günler bir elin parmaklarını geçmez. İşyerlerinde makyaj önemlidir. İşini çok sevmen, makyajlı olman, hep ama hep iyi giyinmen, gülümsemen ve (nasıl beceriyorlar hala çözemedim) herkesle iyi geçiniyor olman gerekir. Kadınların hırsı kimsede yok bu konularda. Ama maalesef bu hırs da bende yok. Hiç bu kadar güdülenmedim bu güne dek!

Son çalıştığım işimde bunun canlı örneği en yakın arkadaşımdı. İsmi Deniz olsun. Deniz 28 yaşında, bir erkek çocuk annesi. Aynı işyerinde 9 senedir çalışıyor ve hala asistan. Deniz çok iyi bir çalışan, her türlü uygulmayı bilen, hızlı, pratik birisi. Normal bir çalışanın 3 saatte yaptığı işi 1 saatte yapabilen, kendi isteğiyle mesaiye kalabilen, yeni çalışanların eğitim alabilmesi için yanına gönderildiği bir çalışan. Performansı her zaman tavan seviyede, buna bağlı olarak en fazla performans primini alan biri. Hatır gönül kırmayan, birisi takılıp kafası karıştığında işini takip eden bir çalışan. Sizce bu kadar iyi bir çalışanın “hala asistan” olmasının doğru bir yanı var mıdır? Olabilir mi? Ama Deniz gibi onlarcası var aynı bölümde. Deniz hiç mi hakkını aramadı? Aramaz mı? Ona hep sabretmesi gerektiği söylendi. Deniz hep bekledi. Hep bekledi. Sinirlendi, kızdı, kendini değersiz hissetti ama yine de bekledi. O beklerken performansı yerlerde olan “makyajlı, kaliteli, sosyal bebekler” yetkili, yönetmen oldular. Ondan daha az kıdemliler, daha kötü çalışanlar ünvan sahibi oldular. Ve Deniz’in şevki kırıldı artık. Kendini güvende hissetmemeye başladı. Artık herkes kadar çalışıyor, istemeye istemeye mesaiye kalıyor, molasını son dakikasına kadar kullanıyor… Bence Deniz bir mobbing mağduru. Hak etmediğiyle cezalandırılan bir kurban. Yakın zamanda istifa etmeye hazırlanıyor. Eğer işten atılırsa yeni bir işe girmesi zor, çünkü yeni gireceği işte sormazlar mı adama “Bu kadar senedir neden hiç terfi alamadınız?” diye?!

İşyerlerinde mobbing üzerine kurulu düzenler var demiştim. Yine son işimdeki uygulamayı anlatayım; Diyelim ki hasta oldunuz. Evinizden hasta hasta kalkıp işyerinize gelmeli ve işyeri hekimine gözükmelisiniz. Hekim sizi muayene edip gerçekten “hasta” olduğunuza kanaat getirirse evinize geri dönebilirsiniz. İnanın anlattığım kadar kolay değil! İşyeri hekiminin rapor vermesi için neredeyse nabzınızın atmıyor olması falan lazım! O derece yani! Bir de benim gibi uzakta oturanları düşünün. Evle işin arası 90 km. mesela? Hasta hasta kalk, birkaç tane vasıta değiştirip işyerine kendini at. Hekim seni görüp (eğer şanslıysan) “Evet, bu hasta.” desin. Geri kalk, eve geri dönmek için yollarda sürün. Öğlen olsun, günün ölsün. Daha çok hastalan ve raporunun sadece 2 günlük olduğunu düşün!! Bu uygulama bizlere mail olarak atıldığında ben halen hamileydim. Ve hiçbir zaman işyeri hekimine gelmedim, bu yüzden de işten atılmadım. Ama çalışanlar bir şekilde sindirilmiş ve korkutulmuş, dolayısıyla da tıpış tıpış gelen çok. Şimdi sizce de bu mobbing değil midir? “Buraya kadar gelmişim, lanet olsun!” deyip işin başına oturan da çok.

“Kadının kadına ettiğini kimse etmez.” der annem. Bir işimden sadece bu yüzden ayrıldım ben. Kendi egosunu çalışanlar üzerinde kurduğu baskıyla besleyen bir yetkilim vardı, artık onu bir köşede kıstırıp tokatlamak istiyordum, midem ağrıyordu, migrenim kudurmuş, azmıştı resmen. Bütün çabalarım sonuçsuz kaldı. Başka bir bölüme geçemeden istifa etmek zorunda kaldım.

Kurumsal olmayan diğer bir işyerinde ise patronun yeğeni olan müdürün bütün ama bütün işi omuzlarıma yıkması yüzünden çıldırmıştım artık. Evde bile temeli olmayan saçma raporları dolduruyordum. İşyerinin zemini halı kaplıydı ve patronun kıyamayıp içeri aldığı köpek her yere pisliyordu, patron baca gibi sigara tüttürüyordu ve o pislik kokusuyla sigara dumanı karıştığında zaten zor olan işleri yapmak daha da daha da zorlaşıyordu. Sonunda asla aksini ispatlayamayacağım bir konuda hata yaptığımı söyleyerek maaşımı kesmeye kalkıştılar. Arkama bakmadan kaçmıştım oradan.

Hamile, çocuklu ve emziren anneler için her şey daha da zor. Bazen bir kamçıları eksik işverenlerin diye düşündüğüm durumlar hayli fazla. Emzirme odası yok, kreş yok, çocuklar annelerde, kayınvalidelerde ya da bakıcılarda.. Annenin aklı hep çocuğunda, konsantrasyon bozuluyor bir süre sonra. Süt azalıyor, zamanından önce kesiliyor. Bebecikler annelerinden uzak, daha da uzaklaştırılarak büyüyor. Çalışmak zorunda olan anneler ve babalar için işin maddi yönü de manevi yönü de acı verici oluyor.

Bazı insanlar bulundukları yeri hiç haketmiyorlar. Kendileri de içten içe aslında bu hazımsızlığın farkında oldukları için, acısını hep etraflarındaki kendisinden daha düşük seviyede olan insanlardan çıkartıyorlar. Daha kurumsal yerlerde çalışan sirkülasyonu bu nedenle hep daha fazla oluyor.

En çok mobbing, bana sorarsanız çağrı merkezlerinde ve bankalarda uygulanıyor. Kadın çalışanların fazla olduğu yerlerde de mobbing çok fazla. Bunun değişmesi için tepki vermek, korkmadan yasal yollardan çözüm bulmak gerekiyor. Aksi taktirde bu böyle gelmiş, böyle de gider. O zaman da hiçbir platformda şikayet etme, söylenme hakkımız olmaz. Ya çözeceğiz, ya katlanacağız. Bu yasa ben bu dertten muzdaripken çıksaydı, vay işverenimin haline!

Türkiye’de bu işi çözümlemek çok çok zor ama en azından adımlar atıldığını görmek umut verici. İnsanların huzurlu ortamlarda severek işini yapabilmesi bireyler için de devlet için de çok çok önemli bir şey. Umarım daha da güzel haberler alacağız, umarım bu yasa sayesinde mağdurlar azalır…

Mobbing nedir, ne değildir? Kimler mobbing uygular, mağdurlar kimler? Öğrenmek için buraya.

Genel kategorisinde yayınlandı. 9 Comments »

Elveda iş…

2003 senesinde başladığım iş yaşamımda, 5. ve en uzun süreli iş deneyimim de sona erdi dün. 2008 Haziran’ında başladığım bankamla dün itibariyle yollarımızı ayırmış durumdayım.

İş hayatında ben hep şanssız oldum aslında. İlk işim telefon satmaktı. Sattım satmasına da, saatlerce ayakta kalmak ve kuş kadar para almak işime gelmedi. Belki dayansam şube müdürü olurdum ama ayakta kaldığım süre değişmeyecekti ki! En sonunda kuş kadar maaşa kuş kadar zam alınca bıraktım “ilk” işimi. Sonra Denizbank geldi ardından. Bugüne dek çalıştığım en kaliteli, en kurumsal yerdi. Ve yine bugüne dek birlikte çalıştığım en kaliteli yönetici de oradaydı. Ancak çağrı merkeziydi ve en başından beri kadın yöneticilerle aram iyi olmadı benim, olamadı. İş zordu, hatunlar işi zorlaştırdı, hastalandım, verdim istifamı. Sonra ben çıktım, banka Dexia’ya satıldı, maaşlar 2 katına çıktı. Birlikte işe başladığım tüm arkadaşlarım “uzman” oldular, terfi ettiler. Ben de anneliğe terfi ettim diye kendimi avuttum… Denizbank’a istifamı verdiğim gün İstiklal Caddesi’nde bir kuş gibi hafif, dolanıp durmuştum, yılbaşına çok az vardı.

Çok değil, bir hafta sonra bir ambalaj ve koli bandı fabrikasına girdim. Kurumsallığın değerinin tokat gibi yüzüme vurulduğu bir yerdi ve bugüne dek aldığım en yüksek maaşı orada aldım! Buna şu an gülüyorum ama aslında şaka gibi bir şey bu. Düşünsenize, 2006 senesinde aldığım maaşı, 2010 senesinde ve koca bankada alamadım!!! Çift maaşa rağmen üstelik!! Velhasıl şanssızlık yakamda dedik ya, baskılı bir bantın baskısı yanlış yapıldı, firma bantları almak istemedi, bantların parasını patron benden kesmek istedi, ben de benim hatam olmayan bir şeyin parasını ödemek istemediğim için çıktım geldim evime..

Sonra bir kariyer sitesinden evime çok yakın bir optik firmasında iş buldum. Maaş azıcıktı ama evime çok yakındı işte. Girerken “çocuk düşünüyor musunuz?” diye sordular, ben de “evet sakıncası var mı?” dedim. Onlar da “hayır” dediler. Gayet doğru hatırlıyorum bunu. Velhasıl ben işe girdikten kısa süre sonra hamile olduğumu öğrendim. Bu arada daha işe gireli 1 ay olmamıştı ama ben 8 senelik elemanın yürüttüğü yurt dışı siparişleriyle ilgilenmeye başlamıştım bile. Yani hiç de fena değildim, işin altından gayet güzel kalkıyordum ki, işten çıkartıldım hamile olduğum için!! Tabii “hamilesin, git.” demediler, “performansın düşük” dediler. Çıktım, uğraşmaya değmez diye düşündüm. Rahat bir hamilelik geçirdim sayelerinde.

Ve Kuzey 15 aylık olunca bu banka işini buldum. Evime çoooooook uzaktı ama 9 aydır iş arıyordum, sıkılmıştım, para kazanmak istiyordum ve bankacılık cazip geliyordu. Başladım. İlk zamanlar yöneticiden yana şanslıydım, kadın olmasına rağmen anlaşıyorduk, o da bir “anne” olduğu için anlayışlıydı. İşin mesaisi yoktu, rahattı ve en önemlisi işi yaparken zevk alıyordum. Sonra başka bir bölüme geçirildim ve hemen ardından hamile kaldım. Ben hamileyken mesailer başladı, iş saçmalaştı, birim müdürümüz değişti ve her şey onunla birlikte değişti! Hamileyken ve de raporluyken işe geldiğim gün de oldu, mesaiye kalmamak için rapor da almam gerekti (böyle bir rapor almaya mecbur olmama ve mesaimizin zorunlu mesai olmamasına rağmen hem de!). Ve izne çıktım. İzindeyken yaşadıklarım ayrı bir alemdi zaten bunu bir önceki yazımda anlatmıştım. İzinden döndüğümde de hiçbir şeyin aslında bitmediğini anladım.

Öncelikle hala emzirdiğim için her gün 21:00’a kadar ve cumartesileri de kalınan mesailere kalamayacağımı söyledim. Annem zaten cumartesileri olmayacaktı. Mesaiye kalmam imkansız ve saçma olurdu. Sabah 6’da kalkıp gece 11’de evde olacaktım, ne biçim bir anne olabilirdim çocuklarıma ya da ne biçim bir eş? Mesaiye kalmayacağım için benimle çalışmak istemediklerini söylediler. Aradaki “baskı-balata” çalışmalarını anlatmak istemiyorum. Sonuç olarak 2008’de başlayan iş akdimi dün fesh ettim. Çıkartamadılar ve istifa da etmedim. İş akdimi fesh ettim.

Bu sabahtan beri Defne “gülümsüyor”, Defne “mutlu”. Kuzey’le de aramı düzeltmeye çalışıyorum, başarırım elbet… Üzülüyor muyum? Hayır, kesinlikle hayır. Zaten maaşım kadar işsizlik maaşı alacağım 6 ay. Kaybedecek bir şeyim yoktu. Aksine devam ettikçe çocuklarımın sevgisini kaybedecektim. Haftasında Defne bronşit olmuştu zaten.

Şuna seviniyorum ki; Ben oğlumun doğumuyla birlikte “Hayatımdan beni mutsuz eden her şeyi ve herkesi çıkartacağım.” diye bir karar almıştım. Bu kararımın arkasında duruyor oluşumla, hiçkimsenin beni yıldırmasına ve zorlamasına izin vermeyişimle, cesaretimle gurur duyuyorum.

İş hayatına devam eden tüm arkadaşlarıma, özellikle de kadın ve anne olan arkadaşlarıma en önemli tavsiyem, iş kanunumuzu, haklarımızı, mevzuatı, bulundukları sektörün kanunları uygulama politikalarını iyi öğrenmeleri ve bilinçli olmalarıdır. Eğer dün, hiçbir şey bilmiyor olsaydım, şu an istifa etmiş, tazminatının yarısından daha azını alabilmiş ve işsizlik ödeneği hakkını kaybetmiş biri olacaktım. Bu çok önemli bir nokta. Bilgili olmak önemli, hakkını savunmak, almak önemli.

Bu süreç boyunca hiçbir karşılık beklemeden desteğini benden esirgemeyen Av. Barış Ertuğrul’a ve onunla tanışmama vesile olan sevgili arkadaşım Gökçe Tülay Atlas’a, en çıkmazda kaldığım anda içime sular serpen Blogcu Anneye, farklı bir bakış açısıyla yardımcı olmaya çalışan, tabiri caizse beni “uyandıran” Çalışan Gebeye, beni gaza getiren, cesaret veren sözleriyle arkamda olan, her ne kadar şu an ona çok kırgın olsam da yine de çok sevdiğim eşime, çocuklarıma çiçek gibi bakan, hakkı ödenemez anneme ve beni destekleyen, isimleri sayılamayacak kadar çok olan tüm arkadaşlarıma teşekkürlerimi ve sevgilerimi gönderiyorum…

Elveda iş!

Düzeltme: Çalıştığım bankanın ismini sildim, böylesinin daha uygun olduğuna karar verdim…

Genel kategorisinde yayınlandı. 14 Comments »
%d blogcu bunu beğendi: