Sonunda Sobe!

DeryAze beni sobelemiş. Hep özenip duruyordum, üzülüyordum “Bir sobeleyenim bile yok!” diye. Sobelendim sonunda, muradıma erdim…

Benim “Yapılacaklar” listem şöyle;

1) Artık daha gamsız olunacak.
2) Kimseye hak ettiğinden daha fazla değer verilmeyecek.
3) Birisi bana ne kadar saygılıysa ona da o kadar saygılı (ya da tam tersi) olunacak. Büyüklük bende kalmayacak.
4) Okunacak kitaplar listesinin dışına bir süre çıkılmayacak, önce listedekilere öncelik verilecek, bu kadar özgürlük yeter.
5) Başka bir şehre taşınılacak.
6) Dövme yaptırılacak, artık ertelenip ertelenip hayıflanılmayacak.
7) KPSS sınavına girilecek, baraj geçilecek.
8) Psikoloğun verdiği ödevler atlanmayacak, iyi hissediyorum diye iyileştim zannedilmeyecek.
9) Ev temizliği abartılmayacak.
10) Gizem’in düğünü için mor ve şık bir gece elbisesi bulunup içinde güzel gözükülecek 🙂

Ben de adet olduğu üzre Küçük Kara Balık ve Çok Bilmiş’i sobeliyorum…

Genel kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Kadının En Büyük Düşmanı: KADIN!

Biz kadınlar tuhaf yaratıklarız. Tepkilerimiz, bakış açılarımız, alınganlıklarımız ve alınmadıklarımız gariptir, anlaşılmazdır. Hele erkeklerin gözünde kapalı kutular gibiyizdir. Erkekler bizi anlayamadıklarını söylerler, bundan şikayet ederler… Bugün ben de bundan şikayet ediyorum. Ben de hemcinslerimi anlayamıyor, bazı düşüncelerini, hareketlerini ve davranış biçimlerini herhangi bir kalıba sığdıramıyor ve anlamlandıramıyorum.

Buradaki kadının yaptığı nedir mesela? Bu bir şaka mıdır? Alay mıdır? Bir dokundurma, bir eleştiri, bir karşı çıkış, bir kıskançlık mıdır, nedir? Bir kadın, ne kadar çok suistimal edildiğini bile bile kendi hemcinsinin doğasını aşağılayabilecek kadar düşüncesiz ya da sığ olabilir mi? Üstelik bu kadın öğretmen, düşünebiliyor musunuz?

Kadının kadından daha büyük düşmanı yok denir. Ne kadar doğru, ne kadar yerinde bir söylem! Kucağında bebekle kaldırımda beklersin, bir kadın sürücü yavaş yavaş gelmektedir, “hah, bir kadın işte, bebekle geçmem için duracak” dersin, öyle zannedersin. Durmaz. Suratına bile bakmadan devam eder, dursa ölür.

Bankada sıra beklemektesindir, çocuğun da yanında mızıldanmaktadır, meme istediğini gösteren hareketler yapmaktadır. Senin numaran 53’tür. 52’nin işi biter, banka memuru seni görür ama kalan işlerini bitirmeye çabalar. Çocuk çığrından çıkmıştır, ağlar. Sen terlersin, banka memurunun yanına gidip “Emzirmem gerekiyor, sıram da geldi, işlemimi yapar mısınız?” dersin. “Bekleyin hanımefendi!” diye çemkirir. Senin işini hemen yapsa ölür.

Hamilesindir. Son ayların, karnın kocaman, minibüse binmek zorundasın… Bütün koltuklar dolu. Tutunduğun yerde oturan orta yaşlı kadın ve kızı camdan dışarıya bakmaktalar. Ayakta zor duruyorsun, bebek baskı yapıyor, dengeli duramıyor, sallanıyorsun. Israrla sana bakmıyorlar. Arkada oturan yaşlı amca öndeki kadının küçük kızının omzunu dürtüp “Hamile hanım var kızım, kalk da otursun” diyor. Kızın annesi sana dönüp “Aa hamile misiniz? Görmedik!” diyor. Kocaman karnını görüp kızına “kalk” dese ölür.

Sancı içinde kıvranıyorsun, doğum başlamış, fenasın. Paniklemişsin, ilk doğumun, ebelerden başka kimse yok yanında, çaresizsin. Ebenin biri suratı beş karış, geliyor yanına. “Su içebilir miyim?” diyorsun. Belli belirsiz “hayır” diyor. “Çok canım yanıyor, ne zaman doğuma alacaksınız?” diyorum. “Daha dur bakalım” diyor ve uyarmadan, bir şey demeden cart! diye parmaklarıyla açılmana bakıyor. Bağırıyorum, “Ne bağırıyorsun!” diye azarlıyor. Güleryüz gösterse, merhamet etse ölür.

İşyerinde hamile kalıyorsun. Yöneticine söylüyorsun. “Aldıracaksın değil mi?” diyor. “Hayırlı olsun, Allah tamamına erdirsin.” dese ölür.

İştesin. Okuldan arayıp “Çocuğunuzun ateşi var düşüremedik, gelin.” diyorlar. Şefine söylüyorsun. “Babası gitsin” diyor. “Çocuğunun sana ihtiyacı var, mazeret izninden düşeriz, git sen.” dese ölür.

Emzikli bebeğini bırakıp işe gelmişsin. Mesaiye kalırsan çocuğunu tüm gün hiç uyanıkken göremeyeceksin, gidip mesaiye kalamayacağını söylüyorsun. “Herkesin bir bahanesi var, sana ayrıcalık tanınamaz, bakıcı tut, annen-kayınvaliden fedakarlık yapsın, kocan baksın, sütünü sağ bırak, para kazanmak istiyorsan katlan.” diyorlar. “Zaten yasal olarak mesaiye kalman zorunlu değil, zaten böyle motive de olamazsın, emzirebildiğin kadar emzir.” dese ölür.

Örnekleri çoğaltabilirim, sonsuza uzatabilirim, yazdıkça yazabilirim…

Neden böyleyiz ki? Bunu sorgulamak lazım. Kendi başımıza geldiğinde zorlandığımız şeyleri bir şekilde aştıktan sonra, aynısını yaşayanlardan acısını çıkartmak, tatmin olmak mı tüm bu düşmanlığın altında yatan? “Ezilen” olmaktan kurtulan kadın “ezerek” neyin intikamını alıyor? Kadının halinden en çok kadın anlayabilecekken neden aksine birbirlerinin kuyusunu kazıyorlar, engel çıkartıyorlar? “Ben zorluklar çektim, bari benden sonrakiler çekmesin” demek varken, “iyi” olmak varken neden bu kadınların birbirine olan kötü niyeti?

Anlayamıyorum, mantıklı bulamıyorum bir türlü. Yaşadığım bir zorluğu aştıktan sonra etrafımdaki her kadını uyarıyor, bilgilendiriyorum, öğrendiklerimi aktarıyorum. Çünkü kadınım, çünkü anneyim…

Kadınlar birbirlerini kollarlarsa çok şey değişir. Söz sahibi oluruz, sosyal platformlarda kadınsı bakış açısıyla toplumu erkeklerden daha çok düzenleyebiliriz. Geri planda değil, ilk sıralarda oluruz. Gelişiriz, aydınlanırız… Biz kadınlar azimli, güçlü varlıklarız. Birbirimizi desteklersek yaşam hepimiz için daha kaliteli olur, elimizin değdiği her şey pırıl pırıl ve güzel olur. Neden bunu istemeyelim ki? Neden??

Genel kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Zavallı Ve Yalnız Sokak Köpeği

Üç haftadır kolum ağrıyor. Sol kolumla hiçbir şey yapamıyorum. Defne’yi taşımak, arabasını sürmek… Hiçbir şey.

Temizlikçim bana “Kendine bir başkasını bul” dediği gün bizim koca yatağı çekip altını sildim. İçi dolu bazayı oradan oraya çekiştirirken kolumdaki kasları sarmalayan kılıfı zedeledim. Eh, yatağın altındaki toz pamukçuklarından kurtulmanın başka bir yolu yoktu.

İlk günler etrafta “Ağrım var” diye dolandım durdum. Annem biraz krem sürdü. Fakat bu zedelenme olduğu için geçmedi. Ağrı arttıkça artmıştı ki, bir sabah Uğur “Kolum ağrıyor” diye uyandı. O gün gitmeyi planladığımız yere Uğur kolunun ağrısından araba kullanamıyor diye gidemedik. Masaj yapıldı, ilaç önerildi, “Doktora gidelim mi?” diye soruldu. Ağrı ertesi sabaha geçti. Benimki hala devam ediyordu. İlaç öneren, ciddiye alan olmadı. “Gel azıcık sıkayım” diyen de olmadı. Gece Defne’yi soluma yatarak emzirdikçe kolumun ağrısı ayyuka çıktı, sabahlar olmadı.

Defne’yi sağlık ocağından arayıp getirmemizi istemişlerdi, gitmişken aile hekimine çıkayım dedim. Girdim odaya, kolumu eğdi büktü, çekiştirdi. Ben çığlıklar atarken muayene bitti. Bir sprey, bir ağrı kesici, bir de krem yazıldı. 3 gün kullandıktan sonra ağrı geçmezse ortopedi bölümüne gidip MR çektirmem gerektiği söylendi. Kolumu askıya alırsam daha iyi olacağı da belirtildi.

Doktordan çıkıp Uğur’u aradım. Defne’nin boyunun 2 aydır yanlış ölçüldüğünü, ala ala 300 gr. Aldığını söyledikten sonra üstteki paragrafı da özetledim. “Hı hı tamam” dedi, kapattık.

Akşam bekledim. Neyi mi? Mesela şunları;
“Çok ağrın var mı?”
“İlaçları sürebildin mi, yardım edeyim mi?”
“İlaçlarını aldın mı, evde var mıydı?”
“Bir daha iş miş yok beraber yaparız, senden kıymetli mi?”
“Gel şu kremi sürelim, kolunu da asalım.”
“Çok ağrıyor değil mi?”
“Randevu alalım ortopediden bir baktıralım belki ciddi bir şeydir.”

Hiçbiri gelmedi. Patladım, “İnsan bir sorar be adam, neden sormuyorsun?” dedim. Konuşmamızı hatırlamadığını söyledi. Defne’nin 300 gr. aldığını hatırladı ama benim kolumun derdini hatırlamadı. Israrla üstüne gittim, gerçekten hatırlamadı adam, sanki biri lobotomi yapmış!

Kolum hala ağrıyor. Pazartesi randevu alıp gideceğim, tek başıma. Bir köpek olsam şu an sokağın köşesinde ağrıyan yerimi yalıyor olurdum. Çok mu büyütüyorum? Kendimi yalnız hissediyorum. Bu duyarsızlığın karşısında kolumun hissettiğim kadar çok ağrımıyor olabileceğini bile düşünüyorum. Belki de bir sanrı benimki, psikosomatik bir ağrı, olamaz mı? Hayat arkadaşım canımın bu kadar yandığını düşündüğüm bir konuda bu kadar rahat olabiliyorsa, ağrım o kadar da çok olmayabilir mi?

Hayır. Kendimi, ağrı eşiğimi biliyorum. Sadece “çok çalışan”, “çok yorulan” bir kocam var. Uzun bir süre daha çok çalışıp çok yorulacak ve ben uzun bir süre sağlık, şefkat, beklentiler ve duygusal ihtiyaçlar konusunda yalnız kalacağım. Zaten bu yüzden beni dinlemesi için hiç tanımadığımız bir adama para veriyoruz. Parayı Uğur veriyor, ne ironik değil mi?

Belki de sokak köpekleriyle daha fazla vakit geçirmeliyim, malum, bu işlerde tecrübe hayat kurtarıyor.

Aman efendim şimdi gelip de “abuk subuk yazmışsın” diyeceklere birkaç çift lafım olacak. Öncelikle, burası benim çöplüğüm. Yazarım, kusarım, överim, yererim. Derdi şikayeti olana yargı yolu açık. Gidin derdinizi Marko Paşa’ya anlatın. Umurum değil.

Kolumun ağrısı kas yırtılmasıymış. Eğer acım tazeyken beni bir doktora götürseydi belki de bu gece saat 02:28’de MR çekilebilmem için sıcak yatağından kalkmak zorunda kalmayacaktı. Komik. Trajikomik.

kadın-erkek kategorisinde yayınlandı. 24 Comments »

Defne Joy Değil, seda sayan!

Yazmayacaktım…

Kişisel fikrimi, olaya karşı duruşumu zaten Facebook’ta paylaşmıştım ama yazmayacaktım burada, şimdi yazıyorum ama, yazmak zorunda hissediyorum.

Bugün psikoloğa gideceğim, bu zamana dek ertelediğim sorunlarım ve takıntılarım Defne Joy Foster’ın ölümüyle birden kontrolümden çıktı. Sevgili dostum Begüm’ün vefatıyla başlayan zarar verici düşüncelerime tüy dikti bu genç annenin ölümü.

Hala bu ölümle, detaylarıyla ilgili yazmayı düşünmüyorum. seda sayan hakkında yazacağım bu sefer. “Ne alaka?!” dediğinizi duyar gibiyim… Çok alaka aslında.

Biliyor musunuz? Bu kadının hıncal uluçtan bir farkı yok bence. Öldüğü günün ertesi bir göğüs hastalıkları uzmanını çıkardı ekrana. Adamı konuşturmaması bir yana, habire kendi astımıyla ilgili konuşup durdu. Çok şükür seda sayan’ın evinde hiç halı olmadığını, küçükken annesi üstüne battaniye örttüğünde öksürüp durduğunu öğrendik! Ama Defne’nin ölümüne sebep olabilecek unsurları, astım hastalarının dikkat etmesi gereken şeyleri öğrenemedik.

Ben bunu o ilk gün çok anormal karşılamadım. Her ölümden bir malzeme çıkartabilen medyatik tiplere sahip olduğumuz için çok dikkate almadım. Bütün gün Defne Joy’un fotoğraflarını gösterdi durdu acıklı müzikler eşliğinde, kendince klipler hazırladı. Bunu kullanacağı zaten belliydi, şaşırmadım.

Ama bugün artık yetti! Hatta “Yetti ulan!”

Çıkarmış birkaç tane tip, kanalının abuk yarışmasında yarışan abuk ünlüleri… Bir ara bir baktım seda sayan şöyle diyor: “kerem altanın üstüne çok gidildi, çocuk ne bilsin kızın astım olduğunu, olsa bile nasıl müdahale edeceğini nasıl bilebilir? Bırakın artık saçmalamayın, çocuk ne bilsin?”

seda senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu yahu? O “zavallı çocukcağız”ın ihmali yüzünden öldü Defne!

Bu nasıl bir reyting açlığıdır? Nasıl bir kazanç yöntemidir?

SENİN NE FARKIN VAR ŞİMDİ hıncal uluçtan?*

*Yazım şekli bir saygı ifadesi olabilir düşüncesiyle bu şahısların ismini küçük harfle ve noktalama işareti kullanmadan yazıyorum. Saygı duyuyormuşum gibi bir izlenim yaratmak istemem.

Genel kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Lohusalık Kabusu

Lohusalıkla ilgili beni sobeleyen falan olmadı ama fahri ilham perim Blogcu Anne’nin bugünkü yazısı beni dürttü resmen. Selen, yazısında lohusalık hüznünün nasıl lohusa depresyonuna dönüştüğünü anlatmış… Sanırım her kadının olmasa da birçok kadının buna benzer bir lohusalık hikayesi var. Benim de var…

2005 senesinde evlendiğimizde çeyiz denen şeyin varlığından bile bihaberdim ben. Danteller, oyalı yazmalar, çaydanlıklar falan saçma geliyordu, alakam yoktu evlilikle falan. Fena dalga geçerdim böyle evlilik meraklısı tiplerle, hala da geçerim ya… Bebek sahibi olmayı henüz düşünmüyorduk. En az iki sene vermiştik bu iş için kendimize. Zaten daha 23 yaşındaydım, bebekle ne işim olurdu? Evlenmeden önce altı sene boyunca gezip tozduğumuz için, evlilik sonrası bir dinlenme dönemine girmiş gibi olduk. Ev sessiz, soğuk gelmeye başladı. Arkadaşlarımız bebek yapmaya başladılar, biz de sevdik… Sevdik… Ve bir gün bir bebeğimiz olursa evimizin daha neşeli ve sıcak olacağına karar verdik. Tabii hemen çalışmalara başlamak lazımdı, ben bir polikistik over hastasıydım, istediğimiz kadar kolay olmayabilirdi bu iş. Çalışmalar başladıktan 1 ay sonra (yazıyla bir) hamile olduğumu öğrendim. Şahane bir temmuz günüydü, doğum günümü yeni kutlamıştık, evlilik yıldönümümüz yaklaşıyordu, bu nasıl güzel bir hediyeydi böyle?

Bir ay yeni bitmişti ki işten atıldım, evde dinlenmeye başladım. Mükemmel bir hamilelik geçirdim. Sakin, huzurlu… Uyudum, deliler gibi LOST izledim, İngilizce dersleri verdim, yüksek sesle müzik dinledim. Sadece hamileliğimin değil, hayatımın da en sakin, en huzurlu zamanlarını geçirdim. Harika günlerdi…

Doğal doğum istiyordum. Kesilmek, anestezi almak, acı çekmek, yatmak, pansuman falan istemiyordum, korkuyordum. Teyzem ebeydi, anneannem 10 tane (yazıyla on) çocuk doğurmuştu, en büyük teyzem 52 yaşında doğal doğumla beşinci çocuğunu doğurabilmişti, küçük teyzem ikiz bebeklerini bile doğal doğumla doğurmuştu e ben de yapabilirdim! Bizim ailenin kadınları bu konuda süperlerdi!

17 Mart 2007 gecesi saat gece 01:00’da, “acaba sancı nasıl başlar, nasıl anlarım?” diye düşünürken ilk sancı geldi. Arası hep aynı uzunlukta olan üçüncü sancı da gelince bir türlü uyandıramadığım kocamın yanından kalkıp annemin yanına gittim. İlk muayenemi annem yaptı ve doğumun başladığını söyledi. Sabah 9’a kadar annemin koynunda sancılarımı karşıladım. Sonrasında da kalorifer peteğine sarılıp sancımı çekmeye devam ettim . Sonra hastaneye gittik. Orası ayrı bir hikayedir, anlatmakla bitmez. Bir çeşit alacakaranlık kuşağı hikayesidir. Tipik Türk usulü; Yatış, lavman, tek başına tuvalete gitmek, yatarak sancı çekmek, suni sancı müdahalesi derken, ilk sancıdan tam 14 (yazıyla on dört) saat sonra homur homur homurdanan Kuzey’i kucağıma alabildim. Türk usulü epizyotomiden ben de payımı aldım tabii, baştan aşağı, içten dışa dikildim, sezaryenden daha fazla dikişim vardı. Lohusalık hüznünün ilk sinyallerini odama çıkmadan önce kanama kontrolü için yalnız bırakıldığım 15 dakikalık sürede vermiştim aslında ben…

Hastanede süt konusunda sıkıntı yoktu. Kuzey uyudu, emdi, sanki kolay gibiydi. Eve geldikten sonra her şey kabusa dönüştü! Annem bizimle kalıyordu, Kuzey’in banyosu, bakımı falan hiç sorun değildi ama sürekli ağlıyordu. Gazı vardı ve süt yoktu, açlıktan ağlıyordu. Bir damla süt gelmez mi? Gelmiyordu. Herkes sütü soruyordu.” Sütün var mı?”, “Emiyor mu?”, “Açlıktan ağlıyor!”, ”Mama verdiniz mi?”, “Şu mama çok güzel bunu alın”, “Fışkırmıyor bak sütün yok senin”, “Aç bu çocuk”, “Ölecek!”… O ağladıkça ben de ağlıyordum, vücudum hamileliğimde şişmediği kadar şişmişti. Üstümde uzun bol bir elbise, koltuk altlarıma kadar apse yapmış memelerimle ve şişmiş suratımla evde ağlayarak dolanıyordum. Kendimi suçlu hissediyordum. Bir bebek dünyaya getirmiştim, canım hala yanıyordu, memelerim acıyordu, ateşim çıkmıştı ve bebeğimin karnını bile doyurmaktan acizdim. Allah’ım herkes nasıl beceriyordu? Doğururdun ve emzirirdin, bu kadar basit nasıl olamazdı? Bu arada annem ve ben mama vermek istemiyorduk, sütün ilk günler gelmemesinin doğal olduğunu söylemişti doktor, bebek dayanabilir demişti, kayınvalidem pirinci kaynatıp suyunu içirmemi söylüyordu, eşim kimin doğru söylediğini bilmiyordu, ben bitmiştim zaten. Üçüncü gün Kuzey sarılık oldu, doktora gittiğimizde doğum kilosunun da altına indiğini öğrendik, hemen oracıkta eczaneden Wee marka bir biberon alındı (nefret ederim bu markadan hala), dandik bir mama kondu içine ve ağlamaktan sesi kısılmış, biberon emmeyi bilmeyen, sapsarı kesilmiş bebeğime genç bir hemşire mamayı içirdi. Ben artık ağlamıyordum, öğürüyordum resmen. Ağlamaktan midem bulanmıştı. Gözlerimi açamıyordum şişlikten. Kendimi aptal gibi hissediyordum. Kayınvalidemle bu yüzden kavga etmiştik, kocamla da kayınvalidemle kavga ettik diye kavga etmiştik, kocam nedense anneme kızmıştı, annem de kocama kızmıştı dengeleri kuramadığı için. Kısacası herkes küsmüştü birbirine, ben arada kalmıştım çaresizce ve olan sadece Kuzey’e olmuştu.

Annem o gün evi terk etti, evine döndü, kayınvalidem akrabasına gitti ve biz evde kaldık: Kuzey, ben ve Uğur. Kuzey uyanınca ben kendimi salak gibi hissetmeye devam ederek beceriksizce meme veriyordum, o sırada Uğur lanet olasıca Aptamil’i hazırlıyordu. Kuzey biberonu içince karnı doysa da işkence bitmiyordu, gaz illeti başlıyordu. Morarana kadar ağlıyordu. Yerde, koridorda, yatağın ucunda.. Nerede uyursa biz de yanına yatıp uyumaya çalışıyorduk. Bu arada ben cinlenmiştim resmen. Garip sesler duyuyordum, sürekli ensemde birinin nefesiyle yaşamaya başlamıştım.

Bir sabah Kuzey uyurken yatağının başında oturup düşündüğümü hatırlıyorum. “Ben böyle bir salaklığı nasıl yapmış olabilirim?” demiştim kendime. 24 yaşında anne olmuştum, daha çocuk gibi hissediyordum. Köylü kadınlar gibi beklemeden karnımı doldurmuştum. Hayatım bitmiş gibiydi. Bunu bırakıp bir yere gidemezdim, barlar, içmeler, gezmeler, nargile bitmişti. Üstelik iyi bir anne değildim. Reklamlardaki o iletişim manyağı olmuş anne-bebek portresinin tam tersiydik bebeğimle. Ben onu anlamıyordum, o benimle ihtiyaçlarını gideremiyordu, annem gitmişti, kocamla annemin arası bozuktu, kayınvalidemden nefret ediyordum eve gelip gidenler bitmiyordu, yalnız kalmak istiyordum, mümkün değildi. Kuzey’in bir an öldüğünü düşündüm. İçim ezildi sanki. Artık ölene kadar bu eziklikle yaşamayı kabullenmem lazımdı, annelik hiç bitmeyecek bir işkenceydi. Sürekli bebeğini düşünecektin, kendini feda edecektin, ona bir zarar gelmemesi için her şeyi yapacaktın. İşte o gün, yatağa dayanmış, çelimsiz oğlumun uykusunu izlerken, “Bundan sonra insanları kırmamak için kendimi kırmayacağım” dedim kendi kendime. “Kim beni kırarsa anında söyleyeceğim, içime atmayacağım, hemen halledeceğim”. Sözümü tuttum. Kim beni üzdüyse anında söyledim, hallettim. Sonraya bırakmadım. Hürmeti falan boş verdim, bazı konuları zamana bıraktım. Zaman küslükleri giderdi. Kayınvalidem beni anladı, tanıdı, kabullendi bu kararımı. Herkes benim bu yeni nemrut halimi kabul etti.

Emzirme işini pek kotarabildiğimi söyleyemem. 7 ay ite kaka anca emzirebildim. Kuzey biberonu çok sevdi, sonra da memeyi reddetti. Israrlarım sonuçsuz kaldı, pompalar işe yaramadı. Memelerin görevi erkenden bitti. İçimde taş gibi kaldı emzirme konusu. Ne zaman emziren anneleri duysam, görsem içim sızladı. Beceriksizliğimi hatırlattı bana bu, şiş bacaklarımı, ağlamaktan acıyan gözlerimi, Kuzey’in zayıf, sarı yüzünü hatırlattı. Henüz bebeğim yokken, Aptamil’in reklamı çıktığında, “Bu ne biçim marka, Aptamil, aptal çocukların maması” diye dalga geçmiştim. Aptal annenin maması oldu Aptamil. Allah’ın sopası bal gibi de vardı, sırtımda kırıldı.

9 ay boyunca iğrenç bir kişilik oldum çıktım. Regl olmadığım için terliyordum sürekli, sokağa çıkmak eziyetti çünkü emziremiyordum ve biberonla süt vereceksen hijyen lazımdı, bunu sokakta temin etmek zordu. Onca titizliğime rağmen Kuzey dizanteri oldu. Ne zaman hastalansa kendimi suçladım, ona süt verebilseydim hasta olmazdı, çocuk hastalıklı oldu benim yüzümden diye düşündüm. Kendimi üzmeye bahane aradım.

Beni bu buhrandan annem kurtardı. Evet, eşim süper bir baba oldu, ama lohusalık depresyonu geçiren eşine iyi bir eş olamadı, beceremedi o zamanlar işte. Ben anne olmayı beceremedim, o da bana destek olmayı beceremedi. Suç buluyorum zannedilmesin, ona da akıl vereni yoktu işte. Hepimizin önceliği Kuzey’di sanırım, bundan kaynaklanıyordu. Annem her gün dışarı çıkmamı sağladı. Yılmadı, usanmadı, bebekle sokağa çıkabilmemi sağladı. Beni masaja götürdü, kuaföre götürdü, makyaj yapmam için cesaret verdi. Yedirdi, içirdi, yeri geldiğinde çeneleri kapattı, kulaklarımı tıkadı. Herkesle aram düzeldi onun sayesinde. “Abartma” dedi bana. Anneliği abarttığımı fark ettim. Kendimden çok şey beklemiştim. Minicik bebeğimden çok fazla performans beklemiştim. En iyi mamayı alabiliyorduk, Kuzey 43. Haftasında 53 cm. doğan süper bir bebekti. 4 aylıkken oturabiliyordu, dipçik gibiydi, çok yakışıklıydı, her şeyi bir tık ileride beceriyordu ve 4 aylıkken uyumayı öğrenmişti. Beni hiç üzmüyordu, gece uykusunu alıyorduk, dinleniyorduk, kendi başına oynayabilen, dertsiz bir bebekti. Allah’tan belamı mı istiyordum?

Yavaş yavaş kendime geldim, düzeldim. Belki destek alsaydım 9 aydan daha kısa sürede hallederdik bu işi ama aklımıza gelmedi sanırım. Belki de daha kötü olsaydık giderdik diye düşündük. Kendimize göre “daha kötü” olmadık demek ki. Deli dolu, özgür bir kızdım, anne oldum. Yazması kolay, yaşaması zor bir şey bu. İçgüdülerime güvenerek hareket ettim her zaman, benim pusulam içgüdülerim oldu.

Defne’yi kucağıma aldığımda her şeyin tadını çıkarmaya baktım. Manyaklar gibi emzirdim, sürekli sürekli, yılmadan, ağlamadan, kendimi bırakmadan, kimseyi dinlemeden. Anneliğim tavan yaptı, annelik aktı paçalarımdan, taştım. İçimde kalan ne varsa yaptım, tüm hesapları kestim, borçları ödedim, “keşke”leri öldürdüm.
Velhasıl, annelik zor zanaat. Lohusa eşi ya da yakını olmak daha da zor. Dilerim ki bunların hiçbirini yaşamadan “anne” olabilsin kadınlar. Bir kadın anne olduğunda lütfen çenemizi tutalım, anne ne isterse “he” diyelim, biraz alttan alalım. Herkes bizim yaptığımız gibi yapmak zorunda değil, bırakalım da herkes kendi deneyimini oluşturabilsin…

Genel kategorisinde yayınlandı. 21 Comments »
%d blogcu bunu beğendi: