İyi Olan Her Zaman Kazanır

Hakkını aramak, hakkının peşinden koşmak, buna üşenmemek, zorda kalacağını bile bile adil olanı yapmaya çalışmak gerek. Ben hep böyle yaşıyorum, böyle yaşamaya çalışıyorum. Zaman zaman bu yüzden sorun yaşasam da vazgeçmiyorum ve umudumu kaybetmiyorum çünkü “iyiler hep kazanır” ve ben buna inanıyorum.

Bugün ayrıldığım bankada eski yönetmenim olan Fatoş Hanım’ın işe iade davasına tanık olarak katıldım. İlk kez adliyeye gittim, ilk kez bir mahkemeye katıldım ve hatta yemin ettim, hem de namusum üzerine.

Tanık olduğum kişi bankaya asistan olarak girmiş ve yönetmen olarak ayrılmış birisi. 30’lu yaşlarında, bir erkek çocuk sahibi genç bir kadın. 13 senesini vermiş şirkete. 13. Ne kolay yazılıyor değil mi? Ne de kolay okunuyor. Dile kolay derler ya öyle bir şey. 13 sene çalış, çabala, kendini göster, ailenden sakındığın ilgiyi işine ver, yetkili ol, yönetmen ol, sonra da seni çat diye yanlarına çağırıp “Bitti artık, çalışmak istemiyoruz seninle” desinler. Üstelik daha sen şoku atlatamadan “İstifa etme, sicilin kirlenmesin, iş akdini fesh et, sana tazminatını verelim” desinler. Usulsüzlüğe bak! Cesarete bak!

Neyse efendim… Fatoş Hanım 13 sene emek verdiği işinden birkaç saat içinde “kendisi” iş akdini fesh ederek çıkar, evine gider. Allah’tan ki akıllıdır, etrafında akıllı insanlar vardır ve işe iade davası açar. Çünkü aslında işini sevmektedir, aklında işinden ayrılmak bile yoktur ama “mecbur bırakılmıştır”.

İşte bu baskıyla işine son verilen Fatoş Hanım’ın işe iade davası bugündü ve ben de tanıktım. Önce yemin ettim, sonra da hakimin sorularına cevap verdim. Yalan söylemediğim için heyecanlanmadım, dilim dolanmadı, kafam karışmadı. Çünkü doğru söylersen zorlanmazsın, doğru kolaydır, basittir, insan olana da bu yakışır.

Ben ve tanık olan diğer arkadaşımın konuşması bittikten sonra karşı tarafın, yani bankanın tanıkları geldiler. Tesadüfe bakın ki tanıklardan biri, ayrılmadan önceki bir diğer yöneticim ve diğeri ise işten çıkartılma işlemlerimi yapan İK yetkilisiydi! Bu yönetici hanımefendi aynı şekilde bana da önce istifa yolunu göstermiş, ben dişli çıkınca iş akdimi kendim fesh edebileceğim şekilde düzenleme yapılmıştı. Hala sinirli sinirli “Amacın ne senin? Bize oyun oynadın, blöf yaptın!” diye beni suçlayıp germesini hatırlıyorum. Ama işin kötü yanı onunla karşılaşmam değildi. İşin en kötü yanı, beni, Fatoş Hanım’ı ve diğer tanık arkadaşımı en fazla şaşırtan yanı, bu üst düzey yöneticilik yapan ve altında onlarca kişi çalışan kadının gözümüzün içine baka baka yalan söylemesiydi. 13 sene yan yana çalıştığı, yöneticiliğini yaptığı, birlikte yiyip içtiği, gülüp eğlendiği kişi hakkında yalan söyleyebilmesiydi bizi şaşırtan. Hiç olmamış bir şeyi varmış gibi söylemesiydi. Bu, o kişinin gözümdeki saygınlığını, karizmasını sıfırlayan ve şüpheci kişiliğimin haklılığını ortaya çıkartan bir durumdu.

Ancak adaletin gözünü seveyim! Çömez avukatın ağzının yüzünün oynamasına, söylenen yalanlara pabuç bırakmadı hukuk. Fatoş Hanım davasında haklı bulundu, dava kazanıldı.

Şimdi… Davalar kazanılabilir, kaybedilebilir. Lehimize ya da aleyhimize gelişebilir her şey. Önemli olan duruşumuz ve kişiliğimizdir. Önemli olan her zaman hakka hukuka uygun yaşayabilmektir. Asıl erdem, kaybedeceğini bile bile doğruyu söylemekten kaçınmamaktır. İşimizi, paramızı, kariyerimizi kaybedebiliriz. 13 senede inşa ettiğimiz kariyerimiz bir günde yok olabilir. Senelerce biriktirdiğimiz parayı kaybedebiliriz. Öğrendiğimiz çok önemli şeyleri unutabiliriz veya yeniden öğrenmek zorunda kalabiliriz. Ama yalan söyleyerek yitirdiğimiz değerleri geri kazanmak mümkün değildir. İş bulunur, para kazanılır ama itibar dediğimiz şey çalıştığımız iş ya da kazandığımız parayla çok da ilintili olmayan bir kavramdır, kazanılması zordur.

Düşünüyorum da, bu yönetici hanım da bir gün aynı durumla karşılaşabilir, olamaz mı? Neden olmasın? Özel sektörde her an her şey olabilir. Her zaman birilerinin yerine geçebilecek daha iyi ve daha uygun insanlar vardır. Bir gün aynı durum onun da başına gelirse, bugün yalan söyleyerek “koltuğunu” ve işverenini koruyan bu hanım için de aynı kişiler yalan söylemekten imtina edecekler midir dersiniz? Ben hiç sanmıyorum. Biri gider, biri gelir…

Eşimin yorumu şöyle oldu: “İşini kaybetme korkusundan tanık olmayı kabul etmiştir, yalan da söylemiştir.” O zaman güzel ahlak nerede kaldı? O zaman hepimiz kendi kıçımızı kurtarmak için birbirimizi satalım, baltalar arkamızda gezelim. Ben buna katılmıyorum. Bu insanın, hareketleri ve çalışma şekliyle örnek olduğu çalışanları olduğunu düşündükçe daha da kötü hissediyorum. Yalan söylemeyi basit algılayamıyorum, büyütüyorum bunu…

Aslında şaşkınlığım iki yönlü. Öncelikle sanırım adalete bu kadar da güvenmiyormuşum, öncelikle buna şaşırdım. Kişinin haklarının hızlıca ve şüpheye mahal vermeden teslim edilmesine hayran kaldım. Sonra da uzun zamandır düşünmediğim, unutmak üzere olduğum bir çocukluk kuralını hatırladım:

İYİ OLAN HER ZAMAN KAZANIR!

Not: Fatoş Hanım’ın avukatı bir süper kadın kahraman gibiydi! Hukukla ilgili önyargılarımın neredeyse tamamını birkaç saatlik beraberliğimiz süresince kırıp yerle bir etmeyi başaran bu süper kahramana teşekkür etmeliyim. Sevgili Av. Erem İrem Gökçe, seninle tanıştığım için çok memnunum ve başarılarının devamını dilerim, sevgiler!

Ayrıca Çalışma ve Sosyal Güvenlik Güvenlik Bakanlığı emeklilerinin Ankara’da kurduğu Ernes Danışmanlık’ın da katkısını es geçmemek lazım. Duyarlılıkları ve doğru zamanda, doğru insanın yanında oldukları için onlara da teşekkürler 🙂

Reklamlar
Genel kategorisinde yayınlandı. 6 Comments »

Kuzey’in doğum Hikayesi

Zaman ne kadar çabuk geçiyor gerçekten de…

14 saatte güç bela doğurduğum oğlumu hastane odasına getirdiklerinde ve benim benden az önce çıkan o minicik insan yavrusuna bakıp “Bu benim mi? Ben mi yaptım-ben mi başardım bunu?” diye düşündüğüm anı dün gibi hatırlıyorum oysa ki…

Bir bebek yapmaya karar vermek şu an bana ne kadar zor geliyorsa, ilk kez hamile kalmaya karar vermek o kadar kolay geliyordu. Bir gün Uğur’la yatağımızda birbirimize sarılmış yatarken “Hadi bir bebeğimiz olsun, evimize neşe gelir” demişti. Ben de sadece tamam demiştim.

Ama bu kadar hızlı olacağını tahmin etmemiştim! Bu karardan 1 ay sonra 3 haftalık hamile olduğumu öğrenmiştim, şaka gibi! Çünkü doktorum bana yumurtalıklarımdaki kistlerin hemen çocuk sahibi olmama engel olabileceğini söylemişti, çünkü aralıksız doğum kontrol hapı kullanıyordum ve bırakır bırakmaz gebe kalman zor diyorlardı ve ben hap almadan düzenli regl olamıyordum. Ama oldu işte, 3 hafta sonra poliklinikte, elimizde gebeliğimi doğrulayan kan testi sonuçlarıyla birbirine bakıp gözleri dolu dolu olan çift bizdik işte.

Hamileliğimin 2. ayında işten atıldım, hayatımda başıma gelen en iyi şeydi bu. Mükemmel bir gebelik geçirdim. Rahat, stresten uzak, sakin…

Son ay annem bizde kalmaya başladı. Ama son ayı geçtik biraz biz. 43. haftaya geldik hatta!? Hemen her gün NST’ye giriyordum, doktorum normal doğum istediğimi biliyordu ve beni destekliyordu, her şey normal seyrediyordu, beklemeye devam ediyorduk…

Her gece sancı nasıl başlayacak, nasıl gelişecek durum diye düşünüyordum. Yine öyle bir gece, 16 Mart 2007 Cuma gecesi saat 01:00 gibi bunu düşünürken kasıklarıma bir bıçak gibi ağır ve “kalın” bir sancı saplanıverdi!! Bekledim. Birkaç dakika sonra bir tane daha! Bu muydu? Yavaşça Uğur’u dürtüp “sancım var” dedim. Sallamadı beni, kalkıp annemin yanına gittim. Annem birkaç incelemeden sonra doğumumun başladığını ama hastaneye gitmek için erken olduğunu söyledi. Annemin koynuna yatıp kasılmaları karşılamaya başladık beraber. Beraber diyorum çünkü ben sancıdan iki büklüm oldukça annem beni sakinleştiriyor, bitene kadar sayıyor ve bana masaj yapıyordu. Sabah 8’e kadar böyle yattık, uyumadan, anne-kız sancılanarak, Kuzey’in her hareketinde onu da sakinleştirerek… Sabah annem beni sıcak bir duşa soktu, biraz peynir ekmek yedirdi ve Uğur’u kaldırdık. Uğur işlerini toparlamaya işe gitti, biz de taksiyle hastaneye gittik.

Beni hastanede hemen annemden ayırıp birkaç kadının yataklarda dizili yattığı bir yere aldılar. “Sancı Odası” diyorum ben oraya. Herkes acı çekiyordu. Mükemmel bir ekiptik! Birisi her sancı geldiğinde “Anam geldileeeeeeeeer!” diye bağırıyordu. Bir diğeri, karnında 2 aylık bebeği ölen bir kadındı, çok mutsuz ve uyuşturulmuştu, dumanlı kafasıyla bizlere dua ediyor, dua istiyordu. Diğer bir kız hamile kalamıyordu ve küçük bir operasyon geçirecekti. Değişik acılar, ortak duygular…

Önce lavman yapıldı, çok sancım vardı ve elimde serum şişesiyle tuvalete girmek zorundaydım. Ben umumi tuvaletlere giremediğim için önce tuvaletteki çamaşır suyunu klozete ve oturacağım yerlere boca ettim. Sancı geldikçe geçmesini bekliyor sonra hızlıca temizliği yapıyordum. Kolumdaki serumda suni sancı dedikleri zımbırtı vardı, git gide kuru kuru açılıyordum, çok acıyordu. O sırada annemin sesini duydum. Ebelere bağırıyordu; “Ya tuvalette doğurursa? O halde nasıl tuvalete gönderirsiniz?” diyordu. İşimi bitirmeme yardım etti, çıkardı beni tuvaletten. Hemen yatırdılar bok varmış gibi! Nefret ediyordum oradaki ebelerden şimdi. Hepsinin tırnağı uzun, yüzleri asıktı, o iğrenç uzun tırnaklı parmaklarıyla kontrol ediyorlardı habire, canım feci yanıyordu, saatler geçmişti ve ben artık yorulmuştum! Sancı başlayalı tamı tamına 11 saat olmuştu, yavaş açılıyordum.

Doktor su kesemi patlattı ve her şey daha da kötüleşti… Sancı dayanılmaz gibiydi, NST’ye bağlandığım için kalkmam yasaktı, nefes alamıyordum, oksijen bağlandı. Ebelere bağırarak doktoru çağırmalarını, sezaryen istediğimi söylemeye başlamıştım. Doktorum ve annem geldiler. Açılma 9 cm.’di, bebeğin başı doğum kanalındaydı. Doktorum bu durumda sezaryen yapılmadığını, normal doğurmak istediğimi ve biraz daha dayanmamı söyledi. Annem bana bakıp ağlıyordu, “bitecek, az kaldı, Allah’ım kızıma yardım et” diye çaresizce söyleniyordu. O halime dayanamayıp kaçtı… Ben sancı çekerken o kadın doğurdu, 3-4 sezaryen yapıldı, diğer kadın kürtaj oldu ve diğeri de operasyon geçirdi!

Nihayet çatala çıkma vakti geldi. Artık arası kalmayan sancılarımla birlikte doğumhaneye kadar sürükledim kendimi, çatala çıktım. Gıcık ebelerden biri kolumun uzanmasının çok zor olduğu bir yeri göstererek “Buradan tutmalısın ve çok sıkı ıkınmalısın” dedi. Ama çok zordu oraya uzanmak, doktor ıkın dediğinde kolayıma gelen yerden tuttuğumda beni uyarıp o zor yerden tutturuyordu. Hayvanlar gibi bağırmaya başlamıştım, yapamıyordum!! Diğerlerine nazaran daha “sevimli” olan ebe bağırmak için enerji tüketmemem gerektiğini, bebeğin başının gözüktüğünü, sapsarı seyrek saçları görebildiğini söyledi. Elimi Kuzey’in başına doğru götürdü, saçlarını okşadığımda bana birden bir kuvvet geldi. Deli gibi ıkındım, ama deli gibi kocaman bir ıkınma! Tam o sırada boynumdan garip bir ses geldi, o tutunduğum pozisyon yüzünden tam oracıkta boyun fıtığı oldum sayelerinde!! Ve o gerginlik hissi kayboldu, arkasından da vücudu bir balık gibi kaydı içimden… Plasentanın da vjjjj diye kaymasıyla birlikte hayatımda ilk ve son kez yaşadığım bir rahatlama hissiyle yeniden doğmuşum gibi hissettim kendimi…

Kuzey homur homur homurdanıyordu, ağzı burnu temizlendi ve hemen göğsüme yatırdılar onu… Kıpkırmızı, tertemiz (ne kan ne de vücut sıvısından eser yoktu yıkanmadığı halde…) ve sapsarı saçlıydı. O an hiçbir duygusallık hissetmedim. Ne o an ne de daha sonrasında. Görür görmez ağlamalar falan olmadı bende. Aksine içim katılaştı birden, güçlü, daha güçlü olmak zorunda olduğumu hatırlattım kendime, anneydim artık.

Ve beni neredeyse baştan aşşağı diktiler! İçli dışlı tabir edilen bir dolu dikişim vardı, sezaryen olsam daha az dikişim olurdu hatta! Karnım hemen inmişti, garip hissediyordum.

Herkes sedyede çıkarken ben tekerlekli sandalyede çıktım odama, doğum müthiş bir şey, olması gereken neyse o oluyor kendi kendine…

Kuzey oğlum 17 Mart 2007’de, 53 cm.’lik upuzun bir bebek olarak doğdu hayata… Dün de 4. yaşını geride bıraktı, ilk göz ağrım, olgun, duygusal balığım…

24 yaşında Kuzey’i aldım kucağıma… Biraz erken anne olmanın bedelini ödedim galiba lohusalığımda, bocaladım. Yanlış yaptığımı düşündüm sık sık. Ama bu kadar yakışıklı bir oğlan yanlış olamazdı, sonra sonra emin oldum işin doğruluğuna. Eve neşe geldi gerçekten, hem de ne neşe! Neşe kısmına odaklanmanın ne kadar salakça olduğunu da anladık tabii. Yok 2 yaş sendromu, yok gazı, yok yemesi içmesi…

Bir gün bunları okur mu bilmiyorum ama, eminim okuduğu zaman da şu anki gibi Kuzey, kendisiyle gurur duyduğum ve onun annesi olduğum için kendimle gurur duymamı sağlayan bir çocuk olacak hala. 43 hafta 3 günün sonunda, 14 saat çektiğim o acıya değdin, değeceksin. Seni seviyorum sarışınım…

Genel kategorisinde yayınlandı. 6 Comments »

Defne’nin Doğum Hikayesi

2002 senesinde Uğur askerdeyken yazdığım bir mektuptan alıntı;

“Seni çok seviyorum, çok özlüyorum. Hep hayaller kuruyorum, evlendiğimize, evimize dair. Soyadını adımın yanına koyup sesli sesli söylüyorum, bu halini beğeniyorum. Çocuklarımız nasıl olur bizim düşünsene? İki sarı çocuk… Aa, iki çocuk dedim, içime doğdu belki de. Zaten iki çocuğumuz olsun, mümkünse bir kerede olsun, ikiz yani. Ben tek çocuk istemiyorum zaten. Sarışın olur bizim çocuklarımız. Küçük sarı bebekler… Bir kız, bir erkek, ne güzel olurdu. Hele bir gel de…”
8 sene sonra bu kağıda dökülen hayaller gerçek olmuş bile. Zaman ne çabuk akıp geçiyor. Defne 1 yaşına girdi. Koca bir yıl geçirdik birlikte, sanki birkaç ay önce olmuş gibi her şey. Acım taze, anımsadıkça sızlıyor hala içim, Defne içerideymişçesine.

Geçen sene bu saatlerde Defne gelmek üzereydi. Saat 12:32, ıkınmaktaydım şu dakikalarda. Unutacak mıyım bu anılarımı? O çok güvendiğim detaycı hafızamdan silinir mi bu anı? Bilemiyorum.

Doktorum 1 Mart’taki son görüşmemizde eğer sancım olmazsa ve doğurmazsam 8 Mart Cumartesi günü sabah 9’da hafif bir kahvaltı ederek gelmemi, suni sancı ile müdahale ederek doğumu başlatması gerektiğini söylemişti. O bir haftayı dua ederek ve kendimi düşünce gücüyle sancılanmaya programlamaya çalışarak geçirdim. Ama sancı falan gelmedi. Sıcak banyolar, has Mekke hurmaları işe yaramadı. Suni sancı denen haltın ne biçim bir acı olduğunu bile bile sabahın köründe uyandım. Ev halkı ne kadar sakindi. Uyuyanları uyandırmadan sakince bekledim, Facebook’a bir şeyler yazdım. Kalkıp gittik hastaneye…

Muayenede 4 cm. açıklık olduğunu söyledi doktor, havalara uçtum be! Kala kala 6 cm. kalmıştı, 14 saatte doğurabildiğim oğlum kadar beklemeyecekti Defne belki de. Güle oynaya doğumhaneye indik. İçeri tüm korkuma rağmen tek başıma alındım yine. Önce lavman yapıldı. Sancım olmadığı için kolaydı bu kez. Sonra doktorum su kesemi patlattı, macera başlıyordu, korkudan ölüyordum.

Doğumhanedeki özel odalardan birine yatırıldım. Bu yatırılma işinden nefret ediyorum ben ya. Yatarak sancı çekmek zorunda bırakılmaktan nefret ediyorum. Yaka kartında “Melek” yazan iğrenç suratlı, zebaniden bozma ebe sancımı başlatacak olan serumu bağladı. Heyecanla sancıyı beklemeye başladım. O sırada annem de yanıma geldi, sohbet ediyorduk ki kan seruma doğru ilerlemeye başladı. Çakma melek serumu yanlış bağlamıştı, bir başka ebe düzeltti. Hay düzeltmez olaydı. Bir sancı dalgası yaladı yuttu kasıklarımı! Sakin olmaya çalıştım, epidural yaptıracaktım, biraz dayanıp anestezi uzmanının gelmesini isteyecektim hepsi bu.

Ama beklediğim gibi olmadı! Hızla açıldım! Her sancıda sayıyordum. En uzunu 74 sn. sürdü. Ağlamaya başladım, annem tüymüştü zaten. Epidural istiyorum diye bağırıyordum, doktorumu istiyordum, o çirkin ebeyi istemiyordum. En sonunda güleryüzlü baş ebe yanıma gelip muayene ettiğinde bir terslik olduğunu fark etti. Epidural için çok geç olduğunu, açıklığın 8 cm. olduğunu, açılmanın durduğunu, bebeğin dönemediğini, doktorumu çağıracağını ama epiduralin bu aşamada yapılmasının imkansız olduğunu söyledi. Sol yanıma doğru yatırdı beni ve Defne’yi çevirdi!

Doktorum geldiğinde ebeyle birlikte kanamanın sebebinin dekolman plasenta olduğuna karar verdiler. Sıkı ıkınmalıydım, bu işi hızlı halletmeliydik. “İyi ki bugün gelmişsin” dedi doktorum, iş ciddiydi anlaşılan. Sonradan araştırdığımda eğer o gün suni sancıyla doğumum başlamasaydı en iyi ihtimalle Defne’yi kaybedebileceğimizi öğrendim. Hayır, cümle yanlış değil, en iyi ihtimal bu, en kötüsü ise ikimizin birden ölebileceğiydi.

Deli gibi su boşalıyordu benden. Su kesemin patlatılmasından beri su bitmez miydi? Bu kadar su nereden geliyor olabilirdi? Ebeler ve annem 2 kez yataktaki pedleri değiştirdiler.

Ve doğumhaneye gitme vakti. Saat 12:30 civarı. Açıklık 10 cm. Acı çekiyorum ama fena halde odaklanmış durumdayım, bu sefer uzun sürmeyecek. Çatala çıkış… Tutunacağım yerlerin gösterilmesi ve o koyu yeşil örtüler. Serum şişesinde Batticon. Dikiş takımı. Bebek için getirilen hijyenik pembe giysiler. Faranjit oluşumdan dolayı boğazımın kuruması, susuzluk, nefes alamamak… Yardımcı kadından su istiyorum, midemi bulandırabileceği için sadece minik bir yudum veriyor. Yetmiyor. Nefes alamadığım için ıkınamıyorum, 1-2 sancı kaçıyor öyle. Peçeteyi ıslatıp vermesini söylüyorum. Peçetedeki suyu ağzıma sıkıp nefes almaya çalışıyorum. Odada ben ve doktorum dahil 8 kişi var. Muhabbet ediyorlar, bu beni rahatlatıyor nedense. Çocuk doktoru, ebeler, baş ebe, yardımcı kadın, doktorum, bir de hostes kız. En gergin anımda Defne’nin gelmek üzere olduğunu bilerek kendimi sakinleştiriyorum ve Defne kayarak içimden çıkıyor…

Beklenen rahatlama ne yazık ki yok. Çünkü plasenta paramparça ve onu doğuramıyorum bu kez. Doktor eliyle tüm plasenta parçalarını temizliyor. Birkaç dikiş sonrası işim tamam. Dikişler atılırken Defne’yi getiriyorlar. Tombik, abisi kadar olmasa da o da sarı saçlı, güzel bir bebek. O dakikadan sonra kendimi bıraktığımı hatırlıyorum. Başımın döndüğünü, artık odama gidip yatmak istediğimi…

Tekerlekli sandalyedeyken ben kapılar açılıyor, arkadaşlarım, Uğur, annem…

8 Mart 2010 Cumartesi günü, saat 12:50’de Defne Hanım, benim akça kızım, mis kokulu Defne yaprağım bana hayatımdaki en anlamlı Kadınlar Günü’nü yaşatıyor…

Mektuptaki hayaller gerçek oluyor…

Genel kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Body Worlds İzlenimleri

Dün Body Worlds yani Vücut Dünyası-Yaşam Döngüsü sergisindeydim. Dr. Gunther von Hagens denen bir adamın cesetleri “plastinasyon” denen bir yöntemle muhafaza etmesiyle oluşturulmuş bir sergi. İçeride fotoğraf çekmek yasak olduğundan dolayı tüm izlenimlerimi burada paylaşmayı tercih ediyorum.

Öncelikle giriş 25 TL. Biraz fazla aslında. Öğrenciler, yaşlılar, çocuklar ve de gruplar için indirimler var ama hiçbir gruba dahil olmadığım için paşa paşa ödedim ücreti. Seneler önce bu yöntemden haberdar olmuş ve bayağı üzülmüştüm göremeyeceğim için. Sonra ülkemize de geldiğini öğrenince havalara uçtum ve Uğur’a söyledim hemen “Beni götürür müsün?” diye. Tabii ki o bu tarz şeyleri önemsemediğinden ve benim bu sergi için deliriyor oluşumu da önemsemediğinden ve gereksiz bulduğundan dolayı beni başından attı bir şekilde. Aralık sonu geldi, uzatıldı tarih, 2 Şubat son dendi ve 27 Mart’a kadar uzatıldı. En sonunda baktım kimseden fayda yok, “Hadi Mehtap” dedim. Bıraktım Defne’yi anneme ve ver elini Body Worlds dedim.

Önce minibüsle Kadıköy’e, sonra vapurla Eminönü’ne ve son olarak da tramvayla Tophane’ye vardım.

Belki de pazartesi olduğundan olacak ki, bayağı sessiz ve sakindi içerisi. Aslında fotoğraf çekebilirdim ama her yerde cep telefonuyla konuşulmasının bile yasak olduğuna dair uyarılar vardı, çekindim. Ama böyle hayatta bir kez görülebilecek bir yerde fotoğrafa izin verilmeli diye düşünüyorum.

Hemen girişte ilk sergilenenler, minik cam küplerin içindeki farklı haftalara ait ceninlerdi. En aklımda kalan ve en çok etkilendiğim şeyler bunlardı galiba. Suyun içinde minicik bir nokta, sonra bir mercimek tanesi, sonra bezelye tanesi gibi derken 33 haftalığa kadar tüm şekilleriyle ceninler, plasentalar vardı. En çok tüylerimi diken diken eden şey de rahim içindeki cenindi. Bakarken plastik modeller gibi geliyor ama bunun gerçek bir bebek, doğamamış bir bebek olduğunu düşününce insan bir tuhaf oluyor gerçekten.

Sonrasında kemik kesitleri, hastalıklı ve sağlıklı iç organlar, bağ dokular, sinirler, kaslar, kanser, tümör, beyin kanaması nedir tüm gerçekliğiyle anladım diyebilirim. Sol kolumdaki yırtık kası canlı canlı gördüm, inceledim. Annnemin bel fıtığını, skolyoz hastası bir omurgayı, bir güvercinin ve tavşanın kan damarlarından oluşan halini, kalp masajının gerçekliğini…

Ancak en büyük dehşeti o at ve zürafa karşıma çıkınca yaşadım! Aman Allah’ım, ne büyüklerdi! Daha iyi görünmesi için bazı kas ve kemik dokularının birbirinden ayrılmasıyla figürler olduğundan daha da uzayıp genişlemişti, devasaydılar. En çok onların fotoğrafını çekmek isterdim ama zaten her yerde varlar, sonradan üzüntüm geçti.

Birkaç şey var ki söylemeden geçemeyeceğim. Bir kere yurtdışında olan birçok model buraya getirilmemişti. Sadece 2-3 tane kadın figür vardı, bu bir eksiklik bence. Sanırım Türkiye’dekilere fazla geleceğini düşünmüşlerdi.

Beden bağışçıları hakkında daha fazla bilgiye sahip olmak isterdim. Yaşı kaçtı, çocukları var mıydı, mesleği neydi? Daha ilgi çekici olurdu ve o plastik havasından kurtarırdı bedenleri.

Çocuklara sadece anne-babalarıyla gelmeleri yönünde bir kısıtlama yapmalarını şiddetle isterdim. Tam serginin sonlarına doğru beni bulunduğum yerden itekleyip modelin penisi ve testisleriyle ilgili değişik yorumlarını yapamazlardı böylece. Kız öğrencilerin tek baktığı yer bunlardı, kikirdeyip durdular aralarında. Erkekler de oradan oraya koşuşturup poker oynayan modelin penisinin büyüklüğünü bir diğer sporcu modelle karşılaştıramazlardı. Tek bir tanesinin bile bilgi kartlarını okuyup dikkatlice bakındığını görmedim. Aileleri boşuna para ödediler şahsi fikrime göre. Hayatlarında sadece bir kez görebilecekleri değerli ve faydalı bir sergiyi kaçırmakla kalmadılar, insanları da rahatsız ettiler.

Sonuç olarak çok beğendim, onca yola ve parama değdi diyebilirim, herkese de tavsiye ederim. 27 Mart’a kadar sergi devam edecek ve bir kez daha uzatılmayacak. Gidin, görün, çıkışta da sigara paketinizi atabileceğiniz bir yer var 🙂

Genel kategorisinde yayınlandı. 3 Comments »
%d blogcu bunu beğendi: