Hamam Hatırası

Geçenlerde Blogcu Anne amcasının oğlunu evlendirdi. Gelin kızın kınasını hamamda yakmışlar. Davetkar fotoğraflarla beni benden aldı kendisi. Hamam hasretimi depreştirdi resmen. Hamam kültürüyle ne kadar iç içe büyüdüğümü ve hayatımda ne kadar yer kapladığını fark ettim ben de. (Yazıya link ekleyemiyorum, sanırım bir sorun var. Blogcu Anne’nin yazısını http://www.blogcuanne.com’dan okuyabilirsiniz.)

Şimdilerde ne yazık ki hamama çok nadiren gidiyorum. Oysa eskiden böyle değildi. Annem, evde, küvette, banyoda yıkanmanın zevksiz ve sıkıcı olduğunu düşünür hala. Aslında haksız da sayılmaz. Gerçi senelerdir önceleri her Pazar, son zamanlarda ise her 15 günde bir hamama giden birisi için banyoda yıkanmak tabii ki zevksiz olur.

14 yaşıma gelene dek, her Allah’ın Pazar günü Kartal’daki belediyenin hamamına giderdik annemle. Tamamen kapalı olmayan camekanlı küçük soyunma odalarına açılan bir girişi vardı hamamın. Bizimki sağdan ikinciydi, her daim. Malzemelerin konduğu odanın yanında, hamamcı kadınların oturup dedikodu yaptığı kırmızı suni deri kaplı büyük sedirin arkasındaki oda.

Maşrapamız, hamam tasımız ve tabii takunyalarımız hep bize özeldi. O kadar iyi müşterisiydik ki, bizi hep el üstünde tutarlar, geleceğimiz gün hamam ne kadar dolarsa dolsun odamızı ve eşyalarımızı kimselere vermezlerdi.

Büyük boy aynasının önünde duran piknik tüpün üzerindeki alüminyum tencerede her daim ağda kaynatırlardı. Ağdanın şeker ve limonla yapıldığını ve hatta bazı küçük kızların bu ağda denen karamelize şeyi yemeye bayıldıklarını ilk kez hamamda görmüştüm  Eh tabii, ilk ağdamı da hamamda yaptırdım. O zamanlar sir ağda falan yoktu ve bir genç kızın ilk ağdası olay bir şeydi. Müthiş korkardım, müthiş! Sanırım hamamın en korkunç yeriydi ağda odası. Kadınlar içeri girer ve çıkarlardı, hiç acı çekmemişler gibi. Ben bağırıp çağırdığımda da “Aaa iki gün sonra evleneceksin, bebelerin olacak, o zaman nasıl doğuracaksın?!” diye (güya) korkumu azaltmaya çalışırlardı. Sonuç olarak ilk ve son kez hamamda yaptırdım ağdamı. O işkence odasına girmeyi bir daha gözüm yemedi açıkçası…

Hamama girilir girilmez soyunulup yıkanılmazdı, bir çeşit yazılı olmayan kural gibiydi bu. Önce çaylar söylenir, çay içilirdi. Biraz sohbet edilirdi işte, oradan buradan. Ağdası olanın ağdası yapılırdı, o sırada çıkanlar, girenler olurdu. Bitişikteki erkek hamamının tellağı gazoz isterdi bağıra çağıra mesela. Ne zaman ki hamam biraz sakinleşirdi, o zaman girer odana soyunurdun işte. Şimdiki sosyete hamamlarındaki gibi peştemallar falan yoktu o zaman, varsa kendin getirirdin. Yoksa donla girerdin işte, “sende olan bende de var” mantığıyla kimse birbirine alenen bakmazdı 

Ve havlunu, tasını, sabununu, şampuanını alırdın bir poşetin içinde. Ben hep bebeklerimi de götürür, düzenli olarak paklardım zavallıcıkları  Önce metal bir kapıdan giriyorduk, hemen ardından 2. Bir kapıyı da açardık ve yoğun bir buhar yüzümüze çarpardı. Alışkın olmayanlar için hamam öldürücü bir yer olabilir. Tansiyon problemi olan teyzeleri hamamcılar bilir ve her daim kendilerince gözetim altında tutarlardı. Kendini fazla kaptıran olursa “Hadi teyze, çık azcık soluklanıver!” diye yollarlardı dışarıya.

Her zaman yıkandığımız kurnanın başına geçer ve kurnayı sıcak suyla doldururduk. Ne kadar bunalırsan bunal hep sıcak su dökünmeli ve kese olana dek asla sabunlanmamalısın. Yoksa kese olduğunda kirlerin çıkmaz. Ben hem su dökünür hem de oynardım ve bir yandan da kadınları seyrederdim. Ne müthiş olaydı! Yaşlı teyzeler, orta yaşlı kadınlar, bazen genç kızlar… Teyzelerin bazıları çırılçıplak olmasına rağmen asla bir yerleri görünmezdi, o derece şişman ve sarkık olurlardı çünkü. Bazı utangaçlar da mayo veya bikiniyle gelirlerdi ve en çok alay edilen, dışlanan tipler bunlardı. Havuz muydu orası yahu?

Ben sıcağa pek dayanıklı olmadığım için göbek taşının tam göbeğine, yani en sıcak yerine hiçbir zaman yatamadım. Ama annem liflerden kendine yastık yapar ve uzun uzun dinlenirdi göbek taşında. Her yerden fışkıran buharlardan dolayı tavan su damlacıklarıyla kaplı olurdu her zaman ve annem de bir süre sonra minik su damlacıklarıyla kaplanırdı…

İşte o zaman anlardım kese zamanının geldiğini. Bu, biraz sevdiğim, biraz da sevmediğim bir olaydı aslında. Hamamcı kadın biraz haşince keselerdi çünkü, canım yanardı. Bazen göğsüm, boynum tahriş olurdu, çıkınca bepanthen sürerdi annem. Ama kirlerden arınma kısmı zevkliydi. Kese bittiğinde kaynar suları dökerlerdi vücuduma ve hamamın en güzel zamanları başlardı!

Kadınların çoğu hamamda kendileri liflenir-sabunlanırlardı çünkü kadının sizi sabunlamasını da istiyorsanız ayrıca para vermeniz gerekirdi. Fakat her ne hikmetse her kese sonrası sorgusuz sualsiz sabunlardı beni şişko hamamcı teyzeler. Çünkü annem düzenli müşterileriydi, mutlaka pahalı olan masajdan yaptırırdı, eski kıyafetlerimi teyzelerin çocuklarına ayırırdı ve çoğu zaman öğlen yemeklerini annem ısmarlardı. Dolayısıyla teyzeler beni foşur foşur yıkarlardı, bedavadan.

Önce hamam tasına sıcak su konur, sonra o sudan azar azar alarak lif sabunlanırdı. Göbek taşına yatardım ve sabunlanırdım. Sonrası suyun özgürlüğüydü! Sıcak sudan kurtulduğuma sevinir, soğuk soğuk sularla durulanırdım kendi başıma. Üstüne soğuk su sıçrayan teyzeler vızırdardı, aldırmaz, buz gibi yıkanırdım… sonra nedense bir tahammülsüzlük başlar ve annemi beklemeden çıkardım.

İçeri girdiğimiz kapıdan serin havaya çıkmak nasıl da hoş bir duyguydu! Tenim bembeyaz, gıcır gıcır ve tabii pırıl pırıl olurdu. Hemen bir Çamlıca gazozu açtırır ve odadaki divana havlumu sererek uzanıverirdim. Bazen uyurdum, bazen de kitap okurdum annemi beklerken…

Hamamdan çıkarken utanırdım nedense. İnsanların hamama gittiğimizi anlamasından çekinirdim nedense. Ne salakça!

Sonraları, büyüyüp genç kız olduktan sonra annemle hamama gitmemeye başladım, bu da çok salakçaydı. Hamama gitmeyi avam buluyordum, bizden başka hamama giden yoktu. Oysa şimdi anlıyorum ki, yıkanmak dediğin tam manasıyla hamamda olurmuş. Asla ve asla evde böyle yıkanamazsın.

Bu düzenli banyolar sayesinde ve biraz da genetiğin etkisiyle hep lekesiz, pırıl pırıl parlayan bir cilde sahip oldum ben. Hiçbir zaman güneş lekem falan olmadı çünkü her tatil öncesi hamam giderdik. Tertemiz cildin üstüne bronzlaşırdık, kremsiz, korumasız üstelik, hiç kızarmazdım ve soyulmazdım eskiden.

Evlendikten bir süre sonra sürekli gittiğimiz hamam yıkıldı. İstanbul’da çok hamam var fakat bizim gittiğimiz sadece kadınların girdiği bir yerdi ve temizliğine çok güvenirdik. Ancak birçok hamam, günün belli bir saati kadınlara, kalan saatlerde de erkeklere hizmet eden karma hamamlar. Bu tarz hamamlara gitmek iştemiyoruz. Son olarak Bostancı’da bir tanesine gitmeyi denedik ama çok fazla travesti vardı, popomuza baka baka geri döndük oradan da. Çünkü eski hamamda insanları, işletmecileri tanıyorduk. Her Pazar gelen yaşlı teyzeleri tanıyorduk. Tertemiz bir hamamdı, ki mikropların üremesine çok müsait bir ortam olan hamam gibi sıcak ve rutubetli yerlerdeki en önemli kriter temizliktir öncelikle.

Velhasıl artık senede bir yılbaşlarında falan annemle kaçamak yaptığımız Yalova Termal Kaplıcaları’na gider olduk artık. Annem her 15 günde bir gitmeye devam ediyor. Ben de maddi yönden olanak buldukça, Defne’yi annem oyalarken giriyorum, fazla oyalanmadan, keyif meyif yapamadan kesemi, masajımı olup çıkıyorum. 4 aylık hamileyken bile gitmiştim hatta. Hamileyim diye masajımızı yapan kadın beni masaj odasında yıkamış, yakından ilgilenmişti. Tabii ki hamamcı teyzelerden çok daha profesyonel bir masaj yapıyorlar buradakiler. Fiyatlar çok uygun, Sultan Banyosu denilen yer sadece ve sadece kadınlara özel, bu anlamda içimiz çok rahat. Eskisi gibi sıcağa çok dayanamıyorum, kaplıca suyu çok daha sıcak oluyor, tansiyonum düştüğü için çok durmuyorum artık.

Özendim tabii kız kınasının güzel resimlerini görünce, anneme neden kınamı hamamda yapmak aklımıza gelmedi diye sordum. “Ne bileyim ben, aklımıza gelmedi işte, boşver, Defne’nin kınasını hamamda yaparız.” dedi. Ne hoş bir hayal, o günleri de görürüz inşallah!

Tam da bu yazının sonlarına yaklaşmışken annem arayıp “Ramazan öncesi Bir Termal yapıp gelelim mi seninle?” dedi. Hiç duraksamadan evet dedim tabii  Kuzey’i maalesef içeri almıyorlar çünkü yaşıtı olan küçük kız çocukları da geliyor. Bir de tüm ilgisi memelere ve popolara yöneldiği için biz de sokmak istemiyoruz. Ama bu kez Defne ile gireceğim, bakalım soğuk serin demeden yardımsız derin denizlere gözünü diken kızım, kaynar Termal sularına da aynı cesaretle atılabilecek mi??

Herkese tertemiz günler diliyorum!

Genel kategorisinde yayınlandı. 11 Comments »

Soğuk Bir rüzgar

Seni yazmamak olmazdı küçük sevgilim…

Nereden başlasam, bilemiyorum. Defne’ye olan sevgimi tarif etmek çok kolay ama senin sevgini anlatmak zor. Kelimeleri daha özenli seçmeliyim sanki, daha özenmeliyim…

Adını Kuzey koymaya karar verdiğimizde tek düşündüğüm ismin gibi soğuk, karizmatik bir adam olacağındı. Kuzey rüzgarının soğuk olduğu kadar sert de olduğunu unutmuşum.

Sen, müthiş zeki bir çocuksun. Seninle her zaman gurur duyuyorum. Yaptıklarınla, başarabildiklerinle her zaman onore oluyorum.

Daha doğar doğmaz başını dik tutabilmen, 4 aylık minicik bir bebekken oturabiliyor olman, 7 aylıkken ayağa kalkabilmen senin nasıl güçlü ve sağlam bir insan olduğunu işaret ediyordu bence.

Sen beni hiç ama hiç yormadın. Küçücük olmana rağmen hep güzel uyuyan bir bebek ve çocuk oldun, ben seni büyütürken hiç uykusuz kalmadım küçük sevgilim.

Kavga etsek ve birbirimize deli manyaklar gibi bağırsak da sık sık, ben en çok ama en çok beni sevdiğini, en çok bana bağlı olduğunu hep biliyordum. Aslında pek belli etmesem de sana çok güveniyorum, biliyor musun? Mesela bu evde Defne ile yalnız kalsam altıma ederdim korkudan ama sen yanımdayken asla ve asla hiçbir şeyden korkmuyorum. Bacak kadar boyunla beni her kötülükten koruyabileceğine inanıyorum.

Sorduğun tuhaf sorulara ve sorduklarıma verdiğin tuhaf cevaplarına bayılıyorum. Seninle sohbet etmeyi, beni esprilerinle, kelime oyunlarınla güldürmeni (ama gerçekten güldürmeni!) çok seviyorum.

Defne üzüntülü anlarımızı anlayabiliyor fakat sen o kadar hassas bir çocuksun ki, o ince düşüncelerinle kimin neye üzüldüğünü de her zaman biliyor ve ilaç oluyorsun bize.

Çok ama çok gururlusun. Korkularını söylemiyorsun, çok nadir yardım istiyorsun, bir işi başarana dek odaklanabiliyorsun. Bu bazen sana zarar veriyor ama aksini dilemek içimden gelmiyor çünkü seni değiştirmek istemiyorum. Sırık halinle o gücün üstünden taşmasını seviyorum belki de.

Dinozorları, robotları ve iş makinelerini seven bir çocuk, sadece küçük bir çocuk olmana rağmen büyüklerin dünyasını da detaylarıyla tanıyorsun. Yaşadığın her dakikadan bir şey öğreniyor ve bunu belleğine kazıyorsun. 4 yaşındasın sadece ama bebeklerin nereden geldiğini, muhasebeciliğin, arabuluculuğun ne olduğunu, etobur ve otobur dinozorların arasındaki her türlü farkı biliyorsun.

Seni Defne’den daha fazla kollamalıyım çünkü sen yardım istemeyi sevmiyorsun. Kendi başına halletmeye pek meraklısın. Bu yüzden insanlar sana sert davrandığında pek fazla şans vermiyorsun bana. Ama buna asla izin vermeyeceğimi bilmelisin oğlum. Sana hiçbir güç zarar veremez, bana güven. Seni, senden bile korumaya hazırım, geleceğe de böyle hazırlanıyorum.

Sen benim sarı saçlı yakışıklım, küçük adamım, olgun erkeğimsin. Sen, gözüm kapalı sırtımı dayayabileceğim kadar güven verici oğlumsun. Kendimi ve kardeşini sana gönül rahatlığıyla emanet edebilirim, o kadar güveniyorum sana.

Hayatın boyunca her zaman arkanda, yanında olacağım. Beni biraz, çok azıcık üzebileceğinden şüphe etsem de, içimde bir yerlerde beni her zaman el üstünde tutacağını da biliyorum aslında.

Evet, çok bağırıyorum sana ama sen biliyorsun seni başka, bambaşka sevdiğimi. Bundan değil mi hep, anneannende kaldığın günlerde “evime gitmek istiyorum” demek yerine “anneme gitmek istiyorum” deyişin…

Sen ve kardeşin için sağlık, mutluluk, bereket ve hayırlarla dolu bir ömür istiyorum.

Seni seviyorum oğlum, ilk göz ağrım…

Kuzey'den kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Defne’ye Güzelleme

Defne… Ah Defne! Seni küçük cadı!
Bitiyorum sana, bitiyorum, bayılıyorum! O karpuz kokulu küçük beyaz omuzlarına, kımıl kımıl hareket eden şişko ayaklarına, oturunca kat kat olan tombik beyaz bacaklarına ve dışarı çıkık o patron göbeğine bayılıyorum!
16 ayını geride bırakmak üzeresin ve çok hızlı ilerliyorsun. Dışarı kıyafetlerini giydiğinde birisi, ayakkabılarını önümüze atıp “Giydi!” diyorsun, sokak delisisin, gezentisin!
Banyoya girer girmez en yakın su kaynağına atlıyorsun. Balkondaki musluğu açmaman için contasını kanırtırcasına sıkıyorum, biliyor musun? Saçların, yüzün, ellerin ıslakken mutlusun, su perisisin, su kuşusun, balıksın Defne!
Biri fotoğrafını çekecek olsa, objektife yaklaşıp sırıtıyorsun. Çat çut suratıma vurduktan sonra şirinlik yapıyorsun, son gücünle sırıtıyorsun. Sen sevildiğini biliyorsun, sevgi arsızısın Defne…
Bazen ağlıyormuş numarası yapıyorum, ellerinle yüzümü avucuna alıp gözlerimin içine bakarak gülüyorsun. Üzüntümü alıyorsun, dağlara taşlara savuruyorsun, mutluluktan uçuruyorsun. Sen anlayışlı ve duygusal bir küçük bebeksin Defne!
Abin seni itip kaktığı her kavga sonrasında mutlaka bir yerlerine sekiz dişinle imzanı atıyorsun. Hakkını yedirtmiyorsun, savunuyorsun kendini. Az önce haşatını çıkartan abin seninle barışmayı kabul ettiğinde ise az önce ısıran sen değilmişsin gibi çocuğun dizlerini, ellerini öpüyorsun. En iyi kardeş, candaş, yoldaş sensin Defne…
Adilsin, biliyor muydun? Aynı odada birine seslenirsen, diğerlerine de seslenmeden susmuyorsun. O ışıklı gülüşünü hiçbirimizden esirgemiyorsun. Öyle ki, seni güldürmek, avutmak kolay çünkü yüzün gülümser senin Defne, güleçsin!
Müzikle uyuyorsun, dans ediyorsun, şarkılarını seçiyorsun, müziği seviyorsun. Yemek yerken beni hiç üzmüyorsun. Abinin aksine sen bana yemek pişirmemin gerekliliğini anımsatan çocuğumsun. Dertsizimsin, annesini yormayan halk tipi bebeksin sen.

Altını açık bıraktığımda bir yere çiş yaparsan elimden tutup beni olay mahalline götürüyorsun. Halıya değil de parkeye çiş yaptığın için benden övgü bekleyen utanmaz kızsın sen Defne. Yine de bir yerlere gizlice çişini yapıp saklamıyorsun, akıllı bıdığımsın!

Boyundan büyük sandalyeleri, oyuncak kutularını, sehpaları, çamaşır sepetlerini sürekli bir yere çekiştirip duruyorsun. Güçlüsün ve çok azimlisin. Atom karıncasın sen Defne…

Sokakta tanıdık tanımadık herkese el sallıyorsun ve kimsecikler sana kayıtsız kalamıyor. En nemrut kadınlar, gözleri az gören dedeler ve hatta yanlarında kendi çocukları olan anneler bile sana cevapsız kalamıyor. Canayakınsın, sevecensin. Kıskandığımsın hem de!

Endişelerimin, korkularımın başkahramanısın. Sana her baktığımda büyüdüğünü, erkek arkadaşının olduğunu, hayatının bir döneminde bana acayip gıcık olacağını düşünmeden edemiyorum. O günleri görebilecek kadar sağlıklı olmayı ve olmanı çok istiyorum, bunun için elimden geleni yapacağıma söz veriyorum. Yine de kendimden biliyorum ki, o beni sevmediğin dönem sonunda beni her zamankinden çok seveceksin, eminim. Çünkü sen benim, annesine benzeyen küçük asi kızımsın.

Bir gün bunu okursan, ne yaparsan yap, ne olursan ol hep seni sonsuz sevdiğimi ve seveceğimi hatırla.

Ecelimle yatağıma yatıp ölümü karşıladığım o son nefesimde, hayatımı dolu dolu yaşayıp bitirmişken ve 3 rakamlı yaşlara çook yaklaşmışken tabii(!), seni hayata hazır ve mutluluk içinde ve tabii ki abinle el ele bırakabilmiş olmayı diliyorum sevgili kızım.

Seni seviyorum Defne, çok ama çok seviyorum!

Defne'den... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Gıcık İnsan Tipleri 2

Ne diyorduk? Evet, devam ediyoruz…

9) Gamsızlar: Hiçbir zaman verdiği sözü tutmayan, yine de hep söz veren ve sözünü yerine getireceğine her seferinde inandırmayı başaran tiplerdir. Mesela “Şu gün şu saatte sendeyim.” Der, gelmez. Gelmemekle kalmaz, aramaz, ağaç eder. Neden gelmediğini sorduğunda da işim çıktı vs. diye geçiştirir, sap gibi kalırsınız. Senelerce aramaz, aradığınızda da sanki dün görüşmüşçesine sohbete aşinadır. Evde tek başına olmasına rağmen “Görüşelim” dediğinizde “Atla gel” diyenlerdir. “2 çocukla ben nasıl geleyim?” dediğinizde de “Çocukları kocana bırak gel” diyendir. Sevmem, çünkü çok yalan söylerler, güvenilmezlerdir. Yorucudur da aynı zamanda.

10) Hırslılar: En çok hedefli çalışılan ekip işlerinde kendilerini gösterirler. Misal, çağrı merkezi. Günlük alınması gereken çağrı 200’dür ama bu hırslı manyaklar 250-300 çağrı alırlar. Sonra da yetkililer “Demek ki yapılabiliyormuş” deyip hedefi yükseltirler, siz de robota bağlarsınız bu manyaklar yüzünden. Çağrı-prim orantısının doğru olduğu ortamlarda bu hırsı anlayabilirim. Adam para için kasıyor diye düşünürüm. Fakat çok çağrı aldığında madalya takmıyorlarsa, para vermiyorlarsa vs., neden insan kendini yorar? Sevilmeyeceğini, dışlanacağını bile bile neden hırsına yenik düşer? İş hayatında öyle çok rastladım ki bu manyaklara ben… Sevmemek ne kelime, tiksiniyorum artık.

11) Sevişgenler: İki muhabbet eder etmez sevişebilenlerdir. Nefs denen erdemden yoksun yaşarlar, şehveti aşk zannederler. Bu tiplerle de en çok üniversitede karşılaştım. Aile baskısıyla yetişip bambaşka bir şehre okumaya ve tabii ki özgürlüğe gelen bu hanım kızlarımız, önce kabak çekirdeği gibi açılırlar, sonra da elektrik aldıkları her erkekle yatağa girerlerdi. Hayatımda en şaşırdığım durumlardan biridir bu anlattığım. Sonradan bunun bir karakter olduğuna inandım çünkü gördüğüm bir kişi değildi. Çok onursuzca bulduğum ve tabii ki asla sevmediğim kişililerdir bunlar da…

12) Mutlu Aptallar: Hiçbir şeyden haberdar olmadıkları için kendi küçük dünyalarında mutlu mesut yaşayan insancıklardır. Sorsanız cumhurbaşkanını, hangi partinin hükümetin başında olduğunu, şehitleri, ekmek fiyatını, zamları, küresel ısınmayı, deprem bölgesinde zorluk çeken insanları falan bilmez. Hayatının en önemli şeyi belki ev almak, çeyizini düzmek, evlenmek veya aşık olduğu erkekle/kızla el ele tutuşabilmektir. Kıskandığım bir gruptur aslında, dert yok tasa yok… Ama sevmem de, bu kopukluktan hoşlanmam. Beynine vura vura gerçekleri anlatmak isterim, biçare…

13) Mütevazı Ayağı Yapan Züppeler: Gizli gösterişin başkahramanlarıdırlar. Tasarruf yapıyormuşçasına her şeyin ekonomik olanını gösterip, en pahalısına sahip olandır. Size “80 TL.’ye oto koltuğu gördüm valla kaçırılmaz fırsat!” deyip Britax-Römer’i arka koltuğa çakandır. Bilinçli tüketici ayağına yatarlar çoğu zaman. Riyakar bulduğum için sevmem, uzaklaşırım.

14) Telefonu Kapatamayanlar: Annem! Aman Ya Rabbim! “Tamam annecim”, “ Hadi kızım, iyi geceler, çocuklara bağırma, hı tamam mı? Allah’a emanet ol kızım, dualarını oku, ha o şeyi de dolaba koy, iyi uykular kızım, tamam kızım………” Görüşmemizin yarısı kadar vedamız sürer. Yeter dediğimde de bozulur, canım benim. Annem hariç bunu yapan herkese gıcığımdır. Hoşça kal de kapat di mi ama?

Devamı gelir, belki… 🙂

Genel kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Ağrı Eşiği Sorunsalı

İki doğal doğumdan sonra ağrı eşiğimin kesinlikle ama kesinlikle alçaldığına inanıyorum. Kuzey’inkinde 14, Defne’nin doğumunda ise 3 saat çektiğim acılar sonrası yaygın inanışın aksine artık canım daha tatlı ve acıya daha dayanıksızım. Aslında bu yazıyı yazmaya da dün Kuzey’in yerde duran Transformers oyuncağına basıp, sonra da acımdan (ve canımın yanmasına olan öfkemden) eşşekler gibi bağırdıktan sonra karar verdim.

Eskiden iğneden tedirgin olmazdım, jinekolog randevuları öncesi tırnaklarımı kemirmezdim, bir yerimi vurup incittiğimde oturup ağlamazdım. Ama şimdi bunların hiçbirine tahammül edemiyorum. Jinekolog konusunda tamamen irrite olmuş durumdayım zaten. Ölüme gider gibi gidiyorum doktora. Rutin kontrolleri savsaklamamaya çalışsam da sürekli zamanı ileriye atıp duruyorum kendimce. Eskisi gibi kendimi çok muayene etmiyorum, ola ki bir şey çıkar da doktora gitmek zorunda kalırım diye. Sadece meme kontrolümü düzenli yapıyorum. Doktora gittiğimde de kendimi o kadar çok kasıyorum ki, muayene işkenceye dönüşüyor ve eminim doktorun da sabrını zorluyorum. Doktora gitmeden önce endişelerimi kime söylesem “Ay Mehtap, sen iki tane çocuk doğurmuş kadınsın, bundan mı korkuyorsun?!” denmesine de gıcık gıcık gıcık oluyorum! Aslında tam da o yüzden doktordan korkuyorum be aptallar! Ama bunu gel de anlat! Sanki doğum yapınca, daha küçük acılara katlanma gücümüz mü artıyor? Ne alakası var?

Dişçiden zaten oldum olası hep korkmuşumdur. O garip sesler, aniden canımın yanabileceği korkusu beni öldürüyor. Sanırım en büyük fobim bu. 5 tane daha doğum yapayım, yeter ki dişçiye gitmeme gerek kalmasın. Ama ben korktukça dişlerimde sorunlar çıktı. Önce dişlerimi sıkıştıran alt çenedeki 20’liğimden ameliyatla kurtuldum. Daha doğrusu ben öyle zannediyorum. Asıl 20’lik benden kurtuldu! Sonra da sağ alttaki büyük azı dişime canlı canlı kanal tedavisi yapılması gerekti. Herkes acımaz acımaz derken maalesef benim salak dişim uyuşmadı ve o sinir bozucu sivri iğnenin diş kökümdeki sinire muntazaman değerek beni hoplatmasına izin vermek zorunda kaldım. Şimdi de sol alttaki dişim “benimle ilgilen!” diye sinyaller veriyor ama ben son raddeye gelene dek bekleyip dişimin çekilmesi yönünde bir karar vermeyi planlıyorum! Bir kanal tedavisi ve işkencesine dayanma gücüm yok.

Ayrıca tüm bunlar olurken 2 defa da kriptik tonsilit denilen o iğrenç hastalıktan geçirdim. Bu da ağır penisilin iğneleri olmak anlamına geliyor. Yani kıçınız kevgire dönüyor, morluklar ve bezelerle benekleniyorsunuz. İğneden hiç ama hiç korkmamama, zorda kaldığımda kendime iğne yapabilmeme ve hatta kan alabilmeme rağmen her gün sabah akşam iğne olmak zorunda kalınca artık pes ettim. İğne olmaya giderken ağlamaya başladım, sinirlerim harap oldu.

Ama evet, 2 tane normal doğum yaptım. Hiçbir ilaç desteği olmadan, tüm acılarıyla 2 çocuk doğurdum ama ağrı eşiğim yükselmedi dostlar! Öyle yüksek bir ağrıdan sağ çıktım diye daha küçüklerine sesimi çıkarmayacak değilim! Aksine artık acı çekmemem gerektiğine inanır oldum!

Defne beni cırmakladığında birkaç kez ağladım,evet, çünkü canım çok yandı. Kuzey yanlışlıkla bana kafa attığında, bilerek suratıma oyuncak fırlattığında da sinirden mosmor oldum, ayağıma oyuncak battığında evde terör estirdim çünkü artık canımın yanmasına tahammülüm yok.

Lütfen ama lütfen bana gelip de “Sen dayanırsın, aslansın, kaplansın” demeyin. Demeyin çünkü bunu söyleyenin saçını başını yolmak istiyorum!

Genel kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »
%d blogcu bunu beğendi: