Değişmeyen Tek Şey

Son zamanlarda ne çok şey değişti hayatımızda… Defne bıcır bıcır konuşmaya başladı. Doğduğunda kısacık olan o seyrek kirpikleri upuzun oldu, gürleşti. Gözlerinin mavisine yeşil, sarı, kahverengi hareler ekleniverdi birden. Saçları omuzlarına düşmeye başladı. Daha içli ağlamalar, daha öfkeli bağrışmalar eklendi kişiliğine kızımın. Karakteri belirginleşmeye başladı. Sevdikleri sevmedikleri çıktı ortaya. Koşarken daha dengeli, küserken daha kırgın, alırken daha vicdanlı oldu birden.

Oğlum desen ayrı dünya. İki ay sonra “büyük okula” başlayacak 7 yaş görünümlü bir beş yaş çocuğu oluverdi. Daha anlayışlı ve istemediğinde daha anlayışsız bir küçük erkek var karşımda artık. Heykellere dudak ısırtacak güzellikte vücudundan birhaber bir sarışın, bir güneş kafalı yakışıklı oldu. Otokontrolünü eline almaya başladı. Kendini frenlemeyi ve bazen de 3 yaşına geri dönüp umursamazca isteklerini ön plana almayı da başarıyor artık. Büyük insanların dünyasına daha aşina, daha yakın br olgunlukla yetişiyor küçük adamım.

Ya ben? Ben değişmedim mi peki? Yine dengesiz umutsuzluklarım var ama sanırım daha kolay başediyorum artık onlarla. Daha fazla çözüm üretir oldum. Yaşımın olgunluğuna erişemedim belki ama çok daha küçük yaşlarda yakalamamış mıydım zaten o ciddiyeti? O pervasızlığı ve o bencilliği? Hala çok fikrim, çok vaktim ama az isteğim var. Hiçbir zaman üçünü aynı seviyede biraraya getiremedim. Hala insanlar kırılmasın üzülmesinler diye kendimi tutuyor ya da içimden gelmeyen şeyleri yapıyorum. Azalttım ama bitiremedim bu huyumu. Öyleyse hala içimde biraz “sosyal iyilik” kalmış, değil mi?

28 yaşımın sonlarındayım. Gençmişim gibi hissediyorum ama artık yapamayacağım öyle çok şey var ki. Bu yaştan sonra parlak bir kariyer sahibi olmak mesela? Neden olmasın diyenler var, duyuyorum ama aynı noktaya geri dönüyorum o zaman işte. Çünkü bunun için hiçbir zaman isteğim olmadı. Hiçbir zaman kendimi birkaç insanı yönetebilen bir yönetici gibi hayal etmedim, edemiyorum. İstemiyorum da. Para için çalışıyor olduğumuz gerçeğini yadsıyamıyorum. Kazanmak, daha çok kazanmak, daha çok sahip olmak, daha daha daha… Sonunu göremiyorum, bana doyum vermiyor. Belki de bu yüzden birçok iş yaptım ama tutunamadım. Hırsım, tutkum olmadığından. İstemediğimden. Oysa istesem kökünden sökerdim, biliyorum.

Kocam da değişti son bir senede. Geçen sene daha çok kavga ediyorduk, artık çok az tartışıyoruz. Bir çeşit huzur yakaladık galiba sonunda. Hayır, birbirimize uyum sağlamadık ama törpülendik biraz. Çok uyumsuz ve çok uyumluyuz, bu bizi sarstı bence. Damak tadımız, yaşam tarzlarımız, dinlediğimiz müzik, isteklerimiz gibi konularda uyumlu olsak da, çok farklı kişilikleriz aslında. Farklı yetişmiş farklı insanlarız. Ben hayalleriyle doyan biriyim, o ise hayal bile kurmayan bir adam. Uyum yakalamak zor elbette. Aslında tam bir uyum da denemez. Kabullenme olabilir. Böyle durumlarda tel gözlük takıp felsefeye kafa patlatmanın manası yok. Herhangi bir komşu kadın gibi düşünüp, “2 çocuk, 12 sene sonra neyin uyumsuzluğu bacım?” da diyebiliriz bu sonuca aslında. Yok öyle hem özgürlüklerinin peşinden koşup hem de aile sahibi olmak. Her seçiş bir vazgeçiş sonuçta. Yeter ki uğruna vazgeçtiklerine değsin. Ki değdi, değiyor.

İçindeki yumuşaklık derinleştikçe kabuğu sertleşen bir böceğe benzedim yıllar sonunda. Mutsuzluklarım arttıkça mutlu olacak daha çok şey görmeyi becermeye ve daha çok hayaller kurmaya başladım. Daha merhametli ama merhametimi göstermekte daha seçici oldum. İnsanları söküp atmayı öğrendim. Kararlarımın arkasında durmayı ve kararında insan silmeyi. Daha da, daha da güçlü olmak, kişiliğime yapılan saldırılara karşı daha hızlı yanıt verebilmek, işte benim de hedefimde bu var artık. Tabii bu beni bazen çirkinleştiriyor. Yalnızlaştırıyor. Anlaşılmaz gözüküyorum, biliyorum. Fakat bunu böyle yapmazsam, rock konserinde kendini kaybedip sahneye doğru yığılan insan kalabalığında ezilen bir çocuk gibi kaybolurum. Oysa benim güçlü olmam lazım. Anneyi, babayı, kocayı falan geç. İki tane çocuk var benim gücüme ihtiyacı olan. Ben ağlak, mazlum, ezilmiş bir anne profiliyle çocuklarımı kendime görünmez iplerle bağlamak istemiyorum. Çocuklarına sürekli dert anlatan, ihtiyaç sahibi bir anne olmak da istemiyorum. Annem gibi güçlü, ayakları sağlam basan bir kadın olmak, çocuklarıma da bu gücü ve dayanıklılığı hissettirmek istiyorum.

Bazı çocuklar -ki onlar bugünün yetişkinleri aslında- annelerine olan bazı hislerini sevgi sanıyorlar. Ne zavallı bir ilişkidir bu halbuki! Oysa dışardan bakıldığında o hissin sadece ve sadece acıma olduğunu görebilirsiniz. Hep ezilmiş, hep itilmiş kadınlar, çocukları büyüyüp hayata atıldıklarında çocuklarını kendilerine bu mağdur edebiyatıyla bağlıyorlar aslında. “Beni sevmelisin ve benimle ilgilenmelisin çünkü beni hiçkimse sevmedi, benimle kimse ilgilenmedi” mesajını veriyorlar bilerek veya bilmeden. Koca koca adamlar nasıl da bebekleşiyorlar birden annelerine “babalık” yaparlarken, fark ettiniz mi hiç bunu?

Dünya da değişiyor, fikirler de, akımlar da. Dün yanlış dediğimiz şeye bugün doğru diyoruz. Hangimizin doğru yaptığını gösterecek tek şey ise zaman. Klişe ama yorgunum ben. Benim gibi tembel ve durgun birine göre çok hızlı bir dünya bu. Hiçbir şey in olduğu gibi kalmadığı bir karmaşa. Hızına yetişemiyorum, mecburiyetlerim beni sürüklüyor çok bitkin düşüyorum. Yapmak zorunda olduklarımla yapmaya uğraştıklarım arasında kalmış durumdayım ve hiçbiri tam olmuyor gibi hissediyorum.

Güne her zaman neşeyle başlayabilen Defne gibi olmak çok isterdim. Her sabah sorumluluklarını ve günün planını kendine hatırlatan Kuzey gibi. Başına her gelene boyun eğip asla karşı gelmeyen kocam gibi. Fakat ben hep bir mücadele içindeyim. Sabahları ağrılar içinde ve hep uykumu alamamış olarak uyanıyorum. Plan desen gün içinde yapılırsa yapılır yoksa yok. Neşe? Beni uzun zamandır tek neşelendiren şey çocuklarımın arasındaki ilişkiyi gözlemlemek. Evet sadece bu. Düşünüyorum ama başka neşeli bir an bulamıyorum.

Ve ben annem gibiyim. Kendiyle, çevresiyle, içiyle, eşyalarla, her şeyle savaş halinde. Ayağını kapıya vurup bütün bir gün her şeye kızabilen, bazen kendini neşeye boğan bazen de kederden boğan. Manik ve depresif. Kendim olmaya ne zaman başlayacağım ben? Belki de bu kendimim. Bundan nasıl emin olacağım? Bilmiyorum.

Son zamanlarda ne çok şey değişti hayatımızda. Defne’nin kirpikleri, Kuzey’in duyguları, kocam. Yorgunum ben…

Reklamlar
Genel kategorisinde yayınlandı. 4 Comments »

Depresif Bir An

Bazen bir şarkıyla zamanda yolculuk yapabiliyorum. Kelebek Etkisi filmindeki o çocuk gibi birden mekan değişiyor, eşyalar, kokular, sesler değişiyor. Ben değişiyorum. Gözlerimi açtığımda artık o andayım, o anda yaşıyorum. Her şey o kadar canlı ki, şüphe ediyorum kendimden. Bu kadar güçlü hayal edemem diyorum, bu kadar net olamaz…

Hislerim de dönüşüyor. Annem evi temizliyor, ben de yardım ediyormuş gibi yapıyorum aslında. Aklım oyunda, kitaplarımda…Ya da balkondayım, tahta mandallardan sarmallar yapıyorum, annem çamaşır asıyor. Dragos’ta karda yürüyoruz villalara bakarak. Ayağımda kırmızı lastik çizmelerim. Üstünde kardan adam var. Hiç sevmediğim bir şekilde pantolonumun paçaları içine sokulmuş. Anlar öyle çok ki… Ama nedense ne zaman çocukluğuma dair görüntülere gitsem içimde bir tamamlanmamışlık oluşuyor. Sanki az sonra kötü bir şey olacakmış gibi. Hiç mutlu hissetmiyorum kendimi. “Ah be! Ne güzeldi!” diyemiyorum. O andan çıkmak, kaçmak istiyorum. Müziği kapatıyorum. Şimdiki zamana dönüyorum. İçimde, az önce korkunç bir canavardan kıl payı kurtulmuşum gibi bir his.

Bu beni hep hayalkırıklığına uğratıyor. Çok küçükken de bebeklik resimlerime baktığımda “beni hep yalnız bırakmışlar” diye düşünürdüm. Fotoğraflarda hep yalnızım, hep yalnız bırakılmışım, beni terketmişler. Bir çeşit 80’ler depresyonu mu bu? O senelerdeki karamsarlığın bir ürünü mü acaba? 12 yaşıma dek beraber olamalarına rağmen anne ve babamla birlikte, üçümüze ait hiçbir anı hatırlamayışım bu sıkıntılı senelerin bir getirisi mi?

O her şeyi çok net hatırlayan ben, babamla ilgili neden hep kötü şeyleri hatırlıyorum? Babamın bacağına taş dolu topun girmesi, bacağının kesilme tehlikesinin olması, o yara… Hastaneye yatması, böbreklerinden hastalanması, evde hep kan işemesi… Geç, çok geç gelmesi, annemin etrafıma tüm bebeklerimi dizerek ve ağlayarak beni uyutmaya çalışması. Hiç iyi bir an yok mu? Yok. Belki Red Kit çizmesi bana ya da her gün bir Kinder yumurta getirmesi. Eh işte.

Halbuki o kadar da dramatik bir çocukluğum yoktu. Her yere girerdim, her yeri gezerdim. Aylarca tatiller yapardım. Güzel giyinirdim, oyuncaklarım güzeldi… Buna rağmen mutsuzdum sanırım. Evet çok mutsuzdum. Belki de o kadar erken okumaya başlamamalıydım. Belki de annem bu kadar baskın olmamalıydı. Belki de anne ve babamın birbirleri için yanlış insanlar oluşunu çok erken algılamıştım. Hep biteceğini biliyordum. Bundan korktukça kendi hafızama, kendi belleğime sığınıyordum. Kimse bu korkumu anlamıyordu, kimseye anlatamıyordum. Belki de çok uzattılar bilmiyorum.

Bunca mutsuzluğa rağmen hala o şarkıları dinlemek, o anlara dönmek saplantısındayım. Gözlerimi kapayıp oraya gitmek ve 28 yaşındaki halimle olaylara bakmak, onca yıla rağmen “yine olsam yine aynısını yapardım” demek. Yaşadığım her şeyden emin olmak, “keşke bunu şöyle yapmasaydım” dememek, beni biraz rahatlatıyor.

Erken olgunlaşmalarına izin vermemeliyim çocuklarımın. Hayatın mutluluğunu sünger gibi çekip mutlu olacakları şeyleri kendileri yaratmayı öğrenene kadar korumalıyım onları…

Genel kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Değişik Bir Mim

Şu “mim” olayına hastayım, hep olsa da yazsam yazsam diyorum… Rüzgar’lı Günler ve Geceler’e teşekkür ederek başlayalım. İsteyen üzerine alınıp yazsın, biz de okuyalım.

İşte benim 7 gerçeğim:

1) Çok sivri dilliyim. Annemin “Pabuç kadar dilin var” lafının hakkını verecek kadar hem de. İçimde duranı söylemeden edemiyorum. Bu çoğu zaman her şeye muhalefet oluyormuşum gibi algılansa da kendimi değiştiremiyorum. Karşımdaki kırılsa da üzülse de diyeceğimi demeden bırakmıyorum. Allah’tan özür dileme ile ilgili bir sorunum yok, oradan biraz toparlıyorum.

2) Rüzgar’lı Günler ve Geceler’den infantil amnezi olduğumu yeni öğrendim ama zaten başımda lanet mi, şans mı bilemediğim bir “hipermnezi” vakası vardı. Her şeyi dün gibi, detaylarıyla, renkleriyle, kokularıyla hatırlarım. İsimler, kıyafetler, konuşulanlar, gereksiz olanlar zihnimde pırıl pırıldır. Birkaç aylık bir bebekken çırılçıplak bir şekilde tartıldığımı, kollarımın metal kısma değdiğinde üşüdüğümü, doktorla annemin konuşmalarını ve solumda kalan duvardaki zürafalı boy ölçeri hatırlayacak kadar net bir hafıza. Çok yorucu ve çoğu zaman da çok üzücü bir şey aslında…

3) Erkeklerle arkadaş olmayı kadınlarla arkadaş olmaya her zaman yeğlerim. Çok yakın bir dostum (ki erkektir kendisi) bana “Sende erkek beyni var” demişti. Sanırım bu yüzden kadınlarla pek anlaşamam. Küçükken de yaşıtlarımla anlaşamazdım zaten. Kadın yöneticileri de asla sevmiyorum ve çoğunun kompleksli kadın düşmanları olduğuna inanıyorum.

4) Çok negatif bir insanım, pesimistim. Her şeyin önce kötü yanını görür ve düşünürüm. Bu özelliğim dezavantaj gibi görünse de aslında büyük bir avantaj, şöyle ki; Çok hayal kırıklığı yaşamıyorum çünkü beklentilerimi hep düşük tutuyorum (artık) ve birçok insanın “pozitif olayım evren beni baş tacı etsin” yaklaşımı yüzünden kaçırdıkları detayları görebiliyorum.

5) İnsanlara güvenmiyorum. Biri beni kazıkladığında asla şaşırmam. 10 güven kapım varsa kocama bile 1’i kapalıdır (ki kendisi annemden sonra en çok güvendiğim kişi olur). Herkesten her şeyi beklerim. Evet çok yorucu bir duygu bu güvensizlik ama zaman kötü, yapacak bir şey yok.

6) Çoğu zaman bir kadın olarak erkekleri (sanatçı, oyuncu, şarkıcı vs.) beğendiğim kadar kadınları da beğenip seçiyorum. Seksüel bir beğeni bahsettiğim. Yani nasıl Mehmet Günsür’e hastaysam, Megan Fox’u da aynı ölçüde hoş bulabiliyorum. Sanırım biraz androjen bir yapım var, bilemiyorum.

7) Birçok kadının aksine çok az ayakkabım vardır. Sebebi ise ayakkabı konusunda çok seçici ve zor beğenir olmam. Sivri uçlu ayakkabı asla giymem, topuklu giyemem vs. 11 senedir giydiğim botlarım var mesela, ayakkabılarımı çok iyi kullanır, zor eskitirim. Ayakkabı takıntısı olan kadınların da çocukluğuna dönmek lazım diye düşünüyorum çünkü benim küçükken her kıyafetime uygun bir ayakkabım vardı, her renk Converse’im vardı mesela, doyduğumdan mıdır nedir şimdi çok beğenip az alıyorum.

Eh ne diyorsunuz? Çok da ilginç sayılmam herhalde. En absürd yanlarım bunlar. 2-3 tane de asla yazamayacağım, asla paylaşamayacağım şeyler var ki onlar da bende kalsın, infial yaratmayalım şimdi, dermişim!

Mim’i alınanlar lütfen link bıraksın, anket tarzındaki yazılara bayılırım zira. Sevgiler!

Genel kategorisinde yayınlandı. 10 Comments »

Hayaller ve Kırıklıkları…

Çocukluğumdan beri hep geniş bir hayal gücüm oldu benim. Yatağa yatar yatmaz imkansızlığını hiç düşünmeden hızlıca hayal kurmaya girişirdim. O kadar detaylı hayaller kurardım ki, kıyafetimden saçıma kadar, kendimi hayal ettiğim mekanın duvar rengine kadar düşünür de düşünürdüm. Büyüdükçe hayallerim yön değiştirse de asla renk kaybetmedi, hız kestim sadece. Hani “İstemek başarmanın yarısıdır” ya… Sanırım değil. Bırak yarısını, başlangıcı bile değil. Değilmiş.

28 yaşımdayım. Uzun zamandır hayallerimden kurduğum kendime ait bir dünyam var aslında. Ulaşmak istediğim, isteyip erişemediğim her şey hakkında kurulu bir hayalim var. Bugün baktığımda onca hayalimden sadece iki tanesine ulaştığımı görüyorum; Bana çoğu zaman yardım eden, iyi bir adamla evlenebilmiş olmak ve biri kız biri erkek iki çocuğa sahip olmak. Tam da hayal ettiğim gibi iki sarışın güzellik.

Ya diğerleri? Mesela yemyeşil bir çayırda, bembeyaz süslenmiş, her detayı organize edilmiş o mükemmel düğüne ne oldu? O şahane gelinlik? O anahtarı cebimde duran beyaz ve mavi renklerle döşenmiş büyük ev? Her gün mutlulukla gidip, yarını iple çekerek eve döndüğüm işim? Çizeceğim onca resim, gezeceğim müthiş ülkeler, bana en seveceğim hediyeleri alan aşık adam… Hiçbiri yok ortada. Hiç-bi-ri.

Şimdi “Akşam belki alışveriş merkezine gideriz de iki insan yüzü görürüm, çocuklar kudurmazsa belki bir kahve içeriz”in hayalindeyim. Mutsuzum. Huzursuzum. Sürekli çocuklarıma yapma etme demekten boğazım ağrıyor, kafamda basınç oluşuyor, yıpranıyorum. Hayal kurmaktan vazgeçmedim, geçemem. Ben ulaşamayacağımı bildiğim şeyler için de hayal kurmalıyım çünkü, bunu yapmazsam kendi içimde birkaç basamak geri gideceğimi biliyorum.

Şimdi kimine göre ben çok şanslıyım, buldum da bunuyorum. Çocuk sahibi olamayan onca insan varken ben iki tanesine birden sahibim. Biliyorum, şükrediyorum da… Onca kadın aldatılırken ya da dayak yerken, öldürülürken ben “gık” desem beni doktora taşıyan bir adamla evliyim, bu da güzel. İnsan kendinde olmayanı istiyor ama. Hayal kurunca insan hayal kırıklığının riskini de kabul ediyor. İşte bugün normalden farklı olarak o hayal kırıklıklarıma üzüldüğüm bir gündeyim, “keşke”lerin ağır bastığı bir gün… Aksi gibi gece de uzun…

Artık hayallerime sınırlamalar getirmem gerektiğini farkındayım. Yaptığım seçimlerle birçok şeyden vazgeçtim, bilerek veya bilmeyerek. Şanslıyım belki… Belki istediğim gibi bir düğünle evlenseydim kocam bu kadar iyi bir adam olmayabilirdi. Ya da dünya turuna çıkmış olsaydım çocuklarım olmazdı gibi. Belki de bu salakça bir avunmadır.

Bir yandan da düşünüyorum ki, hayal ettiklerime kavuşma zamanım gelmemiştir belki. Hala o eve, o işe sahip olabilirim, hala resimler çizebilirim ve hala dünya turuna çıkabilirim. Belki bu da salakça bir avunmadır ama bana iyi geldiği kesin.

Mutlu olmak için geç kaldığım yanılgısına düşmemem gerek. Bakalım zaman ne gösterecek?

Genel kategorisinde yayınlandı. 10 Comments »

Anne Dostu Toplum Platformu

Biri beni sobelemese vallahi yazacağım yoktu! Şükür ki, Blogcu Anne beni sobelemiş hem de çok çok çok önemli bir konuda. Hemen cevap vermeliyim diye düşündüm, memleket meselesi zira! Emzirme Reformu’ndan artık herkesin haberi var herhalde. Haberi olmayanlar da hemen okusunlar efendim, öğrensinler, destekçi olsunlar. Elif, bu Emzirme Reformu ’nu Anne Dostu Toplum Platformu ’na dönüştürmeyi amaçlamış. Tabii yine biz annelerin desteğiyle olacak bu iş. Birkaç soru sormuş, hemen cevaplamaya geçiyorum. Yalnız okuduktan sonra lütfen bloğunuz varsa siz de bu soruları yanıtlayın, bloğunuz yoksa da Facebookta, Twitter’da, üye olduğunuz forumlarda, zincir e-maillerde, hiçbiri yoksa eşle dostla sohbetlerinizde lütfen paylaşın. Memnun değilsek değiştireceğiz, bunu yapmak elimizde… Geçelim sorulara ve yanıtlarına;

1. “Anne Dostu Toplum”dan ne anlıyorsunuz? Birkaç cümle ile tanımlar mısınız?Anne Dostu toplum, annelerin garip baskılarla psikolojilerinin besbeter bozulmadığı, bebeğini en iyi şekilde yetiştirebilmesi için herkesin, her kesimden insanın, insan ayırmadan annelere destek verdiği, annelere her alanda kolaylıklar, esneklikler sağlandığı ve tüm bunların belirli kurallarla uygulandığı bir toplum anlıyorum.

2. Türk toplumunun “Anne Dostu” bir toplum olduğunu düşünüyor musunuz?
Hayır, kesinlikle böyle bir tolum olduğumuzu düşünmüyorum. Emzirmek için savaş vermemiz gerekiyor, doğumumuzu istediğimiz şartlarda yapabilmek için de. İş alanında annelere gayet toleranssızız. Devlet olarak bile anneler yeterince dikkate alınmamış, kanunların uygulanabilirliği çoğu şartlarda imkansız. Çevre, anne adaylarını korkutuyor, baskı yapıyor. Kesinlikle anne dostu bir toplum değiliz.

3. Toplumsal hayatta annelerin karşılaştığı en büyük üç zorluk sizce nedir?
Para kazanmak ve çocuğunu başkasının (bakıcı, kayınvalide, anne, konu-komşu!) büyütmesi-maddi sıkıtı çekme ama çocuğunu kendin büyütebilme ikilemi, kısacası kariyerle annelik arasında tercih yapma zorunluluğu, çalışan annelerin akıllarının sürekli ama sürekli çocuklarında kalması (bu konsantrasyon bozukluğunu ve yetersiz annelik sendromunu da yanında getiren çok büyük bir sorun bence), yani işverenin anneye uygun bir çalışma ortamı sağlayamaması, devletin desteğinin eksikliği (gerek maddi olanaklar gerekse bürokrasi anlamında. Çocuk yardımlarının çok komik olduğu bir ülkedeyiz.)

4. “Anne Dostu İş Yeri” deyince aklınıza gelen ilk üç kriteri paylaşır mısınız?
Çalışma saatlerine annenin karar verdiği-esnek çalışma saatleri uygulanabilen, emzirme ve bakım olanaklarının sağlanabilmiş (bakım odası, hijyenik emzirme ya da süt sağma şartları, bakacak kimsesi olmayan annelerin çocukları için kreş imkanı), terfi kriterlerinin anne olan çalışanları da adil bir biçimde kapsayabildiği bir işyeri geliyor aklıma…

5.Çalışan annelerin yaşadığı en önemli üç sorun size göre nedir?
Çalışma saatlerinin, tatil günlerinin uygunsuzluğu, emziren annelerin işyerinde emzirme ya da süt sağma sorunları, annelerin 2. Sınıf çalışan muamelesi görmeleri.

6. Elinize bir sihirli değnek verilse, iş ya da günlük hayatınızda yaşadığınız hangi sorunu/engeli değiştirmek isterdiniz?
Çok konuşup sürekli nasihat veren teyzeleri yok etmeyi, evden çalışıp hem iyi para kazanabilmeyi hem de çocuklarıma kendim bakabilmeyi, doğum sonrası izinleri 1 seneden fazla ve ücretli hale getirebilmeyi ve en son olarak da lohusalık depresyonunu ortadan kaldırabilmeyi isterdim.

Ben de bu vesileyle, Deli Anneve DeryAze‘yi sobeliyorum.

Sevgiler!

Emzirme Reformu Gerekli! kategorisinde yayınlandı. 4 Comments »

Hamam Hatırası

Geçenlerde Blogcu Anne amcasının oğlunu evlendirdi. Gelin kızın kınasını hamamda yakmışlar. Davetkar fotoğraflarla beni benden aldı kendisi. Hamam hasretimi depreştirdi resmen. Hamam kültürüyle ne kadar iç içe büyüdüğümü ve hayatımda ne kadar yer kapladığını fark ettim ben de. (Yazıya link ekleyemiyorum, sanırım bir sorun var. Blogcu Anne’nin yazısını http://www.blogcuanne.com’dan okuyabilirsiniz.)

Şimdilerde ne yazık ki hamama çok nadiren gidiyorum. Oysa eskiden böyle değildi. Annem, evde, küvette, banyoda yıkanmanın zevksiz ve sıkıcı olduğunu düşünür hala. Aslında haksız da sayılmaz. Gerçi senelerdir önceleri her Pazar, son zamanlarda ise her 15 günde bir hamama giden birisi için banyoda yıkanmak tabii ki zevksiz olur.

14 yaşıma gelene dek, her Allah’ın Pazar günü Kartal’daki belediyenin hamamına giderdik annemle. Tamamen kapalı olmayan camekanlı küçük soyunma odalarına açılan bir girişi vardı hamamın. Bizimki sağdan ikinciydi, her daim. Malzemelerin konduğu odanın yanında, hamamcı kadınların oturup dedikodu yaptığı kırmızı suni deri kaplı büyük sedirin arkasındaki oda.

Maşrapamız, hamam tasımız ve tabii takunyalarımız hep bize özeldi. O kadar iyi müşterisiydik ki, bizi hep el üstünde tutarlar, geleceğimiz gün hamam ne kadar dolarsa dolsun odamızı ve eşyalarımızı kimselere vermezlerdi.

Büyük boy aynasının önünde duran piknik tüpün üzerindeki alüminyum tencerede her daim ağda kaynatırlardı. Ağdanın şeker ve limonla yapıldığını ve hatta bazı küçük kızların bu ağda denen karamelize şeyi yemeye bayıldıklarını ilk kez hamamda görmüştüm  Eh tabii, ilk ağdamı da hamamda yaptırdım. O zamanlar sir ağda falan yoktu ve bir genç kızın ilk ağdası olay bir şeydi. Müthiş korkardım, müthiş! Sanırım hamamın en korkunç yeriydi ağda odası. Kadınlar içeri girer ve çıkarlardı, hiç acı çekmemişler gibi. Ben bağırıp çağırdığımda da “Aaa iki gün sonra evleneceksin, bebelerin olacak, o zaman nasıl doğuracaksın?!” diye (güya) korkumu azaltmaya çalışırlardı. Sonuç olarak ilk ve son kez hamamda yaptırdım ağdamı. O işkence odasına girmeyi bir daha gözüm yemedi açıkçası…

Hamama girilir girilmez soyunulup yıkanılmazdı, bir çeşit yazılı olmayan kural gibiydi bu. Önce çaylar söylenir, çay içilirdi. Biraz sohbet edilirdi işte, oradan buradan. Ağdası olanın ağdası yapılırdı, o sırada çıkanlar, girenler olurdu. Bitişikteki erkek hamamının tellağı gazoz isterdi bağıra çağıra mesela. Ne zaman ki hamam biraz sakinleşirdi, o zaman girer odana soyunurdun işte. Şimdiki sosyete hamamlarındaki gibi peştemallar falan yoktu o zaman, varsa kendin getirirdin. Yoksa donla girerdin işte, “sende olan bende de var” mantığıyla kimse birbirine alenen bakmazdı 

Ve havlunu, tasını, sabununu, şampuanını alırdın bir poşetin içinde. Ben hep bebeklerimi de götürür, düzenli olarak paklardım zavallıcıkları  Önce metal bir kapıdan giriyorduk, hemen ardından 2. Bir kapıyı da açardık ve yoğun bir buhar yüzümüze çarpardı. Alışkın olmayanlar için hamam öldürücü bir yer olabilir. Tansiyon problemi olan teyzeleri hamamcılar bilir ve her daim kendilerince gözetim altında tutarlardı. Kendini fazla kaptıran olursa “Hadi teyze, çık azcık soluklanıver!” diye yollarlardı dışarıya.

Her zaman yıkandığımız kurnanın başına geçer ve kurnayı sıcak suyla doldururduk. Ne kadar bunalırsan bunal hep sıcak su dökünmeli ve kese olana dek asla sabunlanmamalısın. Yoksa kese olduğunda kirlerin çıkmaz. Ben hem su dökünür hem de oynardım ve bir yandan da kadınları seyrederdim. Ne müthiş olaydı! Yaşlı teyzeler, orta yaşlı kadınlar, bazen genç kızlar… Teyzelerin bazıları çırılçıplak olmasına rağmen asla bir yerleri görünmezdi, o derece şişman ve sarkık olurlardı çünkü. Bazı utangaçlar da mayo veya bikiniyle gelirlerdi ve en çok alay edilen, dışlanan tipler bunlardı. Havuz muydu orası yahu?

Ben sıcağa pek dayanıklı olmadığım için göbek taşının tam göbeğine, yani en sıcak yerine hiçbir zaman yatamadım. Ama annem liflerden kendine yastık yapar ve uzun uzun dinlenirdi göbek taşında. Her yerden fışkıran buharlardan dolayı tavan su damlacıklarıyla kaplı olurdu her zaman ve annem de bir süre sonra minik su damlacıklarıyla kaplanırdı…

İşte o zaman anlardım kese zamanının geldiğini. Bu, biraz sevdiğim, biraz da sevmediğim bir olaydı aslında. Hamamcı kadın biraz haşince keselerdi çünkü, canım yanardı. Bazen göğsüm, boynum tahriş olurdu, çıkınca bepanthen sürerdi annem. Ama kirlerden arınma kısmı zevkliydi. Kese bittiğinde kaynar suları dökerlerdi vücuduma ve hamamın en güzel zamanları başlardı!

Kadınların çoğu hamamda kendileri liflenir-sabunlanırlardı çünkü kadının sizi sabunlamasını da istiyorsanız ayrıca para vermeniz gerekirdi. Fakat her ne hikmetse her kese sonrası sorgusuz sualsiz sabunlardı beni şişko hamamcı teyzeler. Çünkü annem düzenli müşterileriydi, mutlaka pahalı olan masajdan yaptırırdı, eski kıyafetlerimi teyzelerin çocuklarına ayırırdı ve çoğu zaman öğlen yemeklerini annem ısmarlardı. Dolayısıyla teyzeler beni foşur foşur yıkarlardı, bedavadan.

Önce hamam tasına sıcak su konur, sonra o sudan azar azar alarak lif sabunlanırdı. Göbek taşına yatardım ve sabunlanırdım. Sonrası suyun özgürlüğüydü! Sıcak sudan kurtulduğuma sevinir, soğuk soğuk sularla durulanırdım kendi başıma. Üstüne soğuk su sıçrayan teyzeler vızırdardı, aldırmaz, buz gibi yıkanırdım… sonra nedense bir tahammülsüzlük başlar ve annemi beklemeden çıkardım.

İçeri girdiğimiz kapıdan serin havaya çıkmak nasıl da hoş bir duyguydu! Tenim bembeyaz, gıcır gıcır ve tabii pırıl pırıl olurdu. Hemen bir Çamlıca gazozu açtırır ve odadaki divana havlumu sererek uzanıverirdim. Bazen uyurdum, bazen de kitap okurdum annemi beklerken…

Hamamdan çıkarken utanırdım nedense. İnsanların hamama gittiğimizi anlamasından çekinirdim nedense. Ne salakça!

Sonraları, büyüyüp genç kız olduktan sonra annemle hamama gitmemeye başladım, bu da çok salakçaydı. Hamama gitmeyi avam buluyordum, bizden başka hamama giden yoktu. Oysa şimdi anlıyorum ki, yıkanmak dediğin tam manasıyla hamamda olurmuş. Asla ve asla evde böyle yıkanamazsın.

Bu düzenli banyolar sayesinde ve biraz da genetiğin etkisiyle hep lekesiz, pırıl pırıl parlayan bir cilde sahip oldum ben. Hiçbir zaman güneş lekem falan olmadı çünkü her tatil öncesi hamam giderdik. Tertemiz cildin üstüne bronzlaşırdık, kremsiz, korumasız üstelik, hiç kızarmazdım ve soyulmazdım eskiden.

Evlendikten bir süre sonra sürekli gittiğimiz hamam yıkıldı. İstanbul’da çok hamam var fakat bizim gittiğimiz sadece kadınların girdiği bir yerdi ve temizliğine çok güvenirdik. Ancak birçok hamam, günün belli bir saati kadınlara, kalan saatlerde de erkeklere hizmet eden karma hamamlar. Bu tarz hamamlara gitmek iştemiyoruz. Son olarak Bostancı’da bir tanesine gitmeyi denedik ama çok fazla travesti vardı, popomuza baka baka geri döndük oradan da. Çünkü eski hamamda insanları, işletmecileri tanıyorduk. Her Pazar gelen yaşlı teyzeleri tanıyorduk. Tertemiz bir hamamdı, ki mikropların üremesine çok müsait bir ortam olan hamam gibi sıcak ve rutubetli yerlerdeki en önemli kriter temizliktir öncelikle.

Velhasıl artık senede bir yılbaşlarında falan annemle kaçamak yaptığımız Yalova Termal Kaplıcaları’na gider olduk artık. Annem her 15 günde bir gitmeye devam ediyor. Ben de maddi yönden olanak buldukça, Defne’yi annem oyalarken giriyorum, fazla oyalanmadan, keyif meyif yapamadan kesemi, masajımı olup çıkıyorum. 4 aylık hamileyken bile gitmiştim hatta. Hamileyim diye masajımızı yapan kadın beni masaj odasında yıkamış, yakından ilgilenmişti. Tabii ki hamamcı teyzelerden çok daha profesyonel bir masaj yapıyorlar buradakiler. Fiyatlar çok uygun, Sultan Banyosu denilen yer sadece ve sadece kadınlara özel, bu anlamda içimiz çok rahat. Eskisi gibi sıcağa çok dayanamıyorum, kaplıca suyu çok daha sıcak oluyor, tansiyonum düştüğü için çok durmuyorum artık.

Özendim tabii kız kınasının güzel resimlerini görünce, anneme neden kınamı hamamda yapmak aklımıza gelmedi diye sordum. “Ne bileyim ben, aklımıza gelmedi işte, boşver, Defne’nin kınasını hamamda yaparız.” dedi. Ne hoş bir hayal, o günleri de görürüz inşallah!

Tam da bu yazının sonlarına yaklaşmışken annem arayıp “Ramazan öncesi Bir Termal yapıp gelelim mi seninle?” dedi. Hiç duraksamadan evet dedim tabii  Kuzey’i maalesef içeri almıyorlar çünkü yaşıtı olan küçük kız çocukları da geliyor. Bir de tüm ilgisi memelere ve popolara yöneldiği için biz de sokmak istemiyoruz. Ama bu kez Defne ile gireceğim, bakalım soğuk serin demeden yardımsız derin denizlere gözünü diken kızım, kaynar Termal sularına da aynı cesaretle atılabilecek mi??

Herkese tertemiz günler diliyorum!

Genel kategorisinde yayınlandı. 11 Comments »

Soğuk Bir rüzgar

Seni yazmamak olmazdı küçük sevgilim…

Nereden başlasam, bilemiyorum. Defne’ye olan sevgimi tarif etmek çok kolay ama senin sevgini anlatmak zor. Kelimeleri daha özenli seçmeliyim sanki, daha özenmeliyim…

Adını Kuzey koymaya karar verdiğimizde tek düşündüğüm ismin gibi soğuk, karizmatik bir adam olacağındı. Kuzey rüzgarının soğuk olduğu kadar sert de olduğunu unutmuşum.

Sen, müthiş zeki bir çocuksun. Seninle her zaman gurur duyuyorum. Yaptıklarınla, başarabildiklerinle her zaman onore oluyorum.

Daha doğar doğmaz başını dik tutabilmen, 4 aylık minicik bir bebekken oturabiliyor olman, 7 aylıkken ayağa kalkabilmen senin nasıl güçlü ve sağlam bir insan olduğunu işaret ediyordu bence.

Sen beni hiç ama hiç yormadın. Küçücük olmana rağmen hep güzel uyuyan bir bebek ve çocuk oldun, ben seni büyütürken hiç uykusuz kalmadım küçük sevgilim.

Kavga etsek ve birbirimize deli manyaklar gibi bağırsak da sık sık, ben en çok ama en çok beni sevdiğini, en çok bana bağlı olduğunu hep biliyordum. Aslında pek belli etmesem de sana çok güveniyorum, biliyor musun? Mesela bu evde Defne ile yalnız kalsam altıma ederdim korkudan ama sen yanımdayken asla ve asla hiçbir şeyden korkmuyorum. Bacak kadar boyunla beni her kötülükten koruyabileceğine inanıyorum.

Sorduğun tuhaf sorulara ve sorduklarıma verdiğin tuhaf cevaplarına bayılıyorum. Seninle sohbet etmeyi, beni esprilerinle, kelime oyunlarınla güldürmeni (ama gerçekten güldürmeni!) çok seviyorum.

Defne üzüntülü anlarımızı anlayabiliyor fakat sen o kadar hassas bir çocuksun ki, o ince düşüncelerinle kimin neye üzüldüğünü de her zaman biliyor ve ilaç oluyorsun bize.

Çok ama çok gururlusun. Korkularını söylemiyorsun, çok nadir yardım istiyorsun, bir işi başarana dek odaklanabiliyorsun. Bu bazen sana zarar veriyor ama aksini dilemek içimden gelmiyor çünkü seni değiştirmek istemiyorum. Sırık halinle o gücün üstünden taşmasını seviyorum belki de.

Dinozorları, robotları ve iş makinelerini seven bir çocuk, sadece küçük bir çocuk olmana rağmen büyüklerin dünyasını da detaylarıyla tanıyorsun. Yaşadığın her dakikadan bir şey öğreniyor ve bunu belleğine kazıyorsun. 4 yaşındasın sadece ama bebeklerin nereden geldiğini, muhasebeciliğin, arabuluculuğun ne olduğunu, etobur ve otobur dinozorların arasındaki her türlü farkı biliyorsun.

Seni Defne’den daha fazla kollamalıyım çünkü sen yardım istemeyi sevmiyorsun. Kendi başına halletmeye pek meraklısın. Bu yüzden insanlar sana sert davrandığında pek fazla şans vermiyorsun bana. Ama buna asla izin vermeyeceğimi bilmelisin oğlum. Sana hiçbir güç zarar veremez, bana güven. Seni, senden bile korumaya hazırım, geleceğe de böyle hazırlanıyorum.

Sen benim sarı saçlı yakışıklım, küçük adamım, olgun erkeğimsin. Sen, gözüm kapalı sırtımı dayayabileceğim kadar güven verici oğlumsun. Kendimi ve kardeşini sana gönül rahatlığıyla emanet edebilirim, o kadar güveniyorum sana.

Hayatın boyunca her zaman arkanda, yanında olacağım. Beni biraz, çok azıcık üzebileceğinden şüphe etsem de, içimde bir yerlerde beni her zaman el üstünde tutacağını da biliyorum aslında.

Evet, çok bağırıyorum sana ama sen biliyorsun seni başka, bambaşka sevdiğimi. Bundan değil mi hep, anneannende kaldığın günlerde “evime gitmek istiyorum” demek yerine “anneme gitmek istiyorum” deyişin…

Sen ve kardeşin için sağlık, mutluluk, bereket ve hayırlarla dolu bir ömür istiyorum.

Seni seviyorum oğlum, ilk göz ağrım…

Kuzey'den kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »
%d blogcu bunu beğendi: